“Kızlan Osmanlı Batığı” Su Altı Kazısındaki Buluntular, Osmanlı Denizcilik Tarihine ve Dünya Su Altı Arkeolojisine Önemli Veriler Sağlıyor.
Muğla-Datça açıklarındaki ‘Kızlan Osmanlı Batığı’nda yürütülen su altı kazılarında elde edilen son buluntular, Osmanlı’nın 17. yy’daki Akdeniz’deki deniz gücüne ve ticari etkinliklerine ilişkin önemli veriler sağladığı gibi, dünya su altı arkeolojisi açısından da dikkat çekici bir keşif olarak nitelendiriliyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığının “Geleceğe Miras” projesi kapsamında Dokuz Eylül Üniversitesi Sualtı Kültür Mirası ve Denizcilik Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi (SUDEMER) tarafından gerçekleştirilen “Kızlan Osmanlı Batığı Sualtı Kazısı”nın başkanlığını Prof. Dr. Harun Özdaş yürütüyor.
Su altındaki kalıntıların ölçülmesiyle 30 metre uzunluğunda ve 9 metre genişliğinde olduğu saptanan geminin bir yaşanan çatışma ardından kıyıya sürüklenerek karaya oturduğu, daha sonra yanarak battığını ön görülüyor. Batık, Osmanlıların 17’nci yüzyılda Akdeniz’deki askeri varlığını ve ticari etkinliklerini beraber belgeleyen ilk örnek olarak tanımlanıyor.
Batıkta bulunan üç mühürden üzerindeki yazısı okunabilen “Hüdabende Abdullah Ahmed” adına ait mühürden yola çıkılarak, geminin 1667-1668 yılları arasında sulara gömüldüğü saptanırken; organik buluntular arasında yer alan kestaneler ise geminin kış aylarında battığını gösteriyor.
Prof. Özdaş: Batık, Osmanlı dönemi denizciliği müzesi açabilecek kadar varsıl kaynak sunuyor
Normal koşullarda bu kadar sığ derinlikte karşılaşılabilecek bir batıkta bulunmayacak kadar varsıl bir çeşitlilikte ve yüksek sayıda buluntu ile karşılaştıklarını belirten Özdaş, geminin Osmanlı dönemi denizciliğine yönelik yeni bir müze açabilecek kadar varsıl bir buluntu topluluğu sunduğunu söyledi.
Gemide askeri silah ve mühimmat olarak; paketlenmiş halde 36 Osmanlı tüfeği, 50’den fazla humbara (el bombası), kılıç, hançer ve tabancaların yanı sıra 3 binin üzerinde merminin gün yüzüne çıkarılırken; günlük yaşam ilişkin nesneler de ele geçti. 135 adet pipo lülesi, iki adet satranç takımı, Çin porselenleri, bakır gereçten yapılmış mutfak kapları, ibrikler, kazanlar, tahta kaşık, şimşir tarak ve deri mataralar da su altından çıkarılan eserler arasında yer alıyor.
135 adet Tophane üretimi pipo lülesi, Osmanlı döneminin bilinen en büyük pipo koleksiyonu oluştururken; Bambu paketler içinde bulunan 40’tan fazla Çin porseleni, Türk karasularında ilk kez karşılaşılan örnekleri oluşturuyor. Tüm buluntular, sualtı eserleri arasında bugüne kadar en büyük koleksiyon olma özelliği taşıdığı belirtiliyor.
aa.com.tr
Osmanlı Dönemine ait gemi batıkları arşivi
Bölgede Osmanlı denizciliğine dair başka batıkların da bulunduğunu ve bu batıkların “Mavi Miras Projesi” kapsamında ‘Osmanlı Dönemi Sualtı Kültür Mirası Coğrafi Bilgi Sistemi’ne kaydedildiğini söyleyen Özdaş, şunları söyledi:
“Denizlerde Osmanlı döneminde batmış, Osmanlı olup olmadığını kesin olarak bilmesek de Osmanlı’nın batırdığı gemiler ya da Osmanlı’nın batan gemileri arşivimiz var. Bunun için yakın çevrede, sığda dahil olmak üzere 70 ila 100 metre derinliğinde 20’ye yakın batığımız var. Bunlar farklı dönemlere, 17. ila 19. yüzyıla tarihlenen batıklar.”
Doç Dr. Kızıldağ: Her gün yüzlerce fotoğrafını çekip mozaik halinde birleştiriyoruz.
Buluntuların kayıt altına alınmasının önemine dikkati çeken Kazı Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Nilhan Kızıldağ, günlük olarak, çıkarılan eserlerin envanter çalışmasını yapıldığını belirterek, şunları söyledi: “Burada kullandığımız en önemli yöntem fotogrametri. Batık alanının her gün yüzlerce fotoğrafını çekip bu fotoğrafları mozaik halinde birleştiriyoruz. Böylece detaylı ve tek bir fotoğraf elde ediyoruz ve plan çalışmasını bunun üzerinden yürütüyoruz.”
Bakan Ersoy: Dünya su altı arkeolojisinin de en çarpıcı buluntularından biri
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Kızlan Osmanlı Batığı’nın, Türkiye’de kazısı yapılan ilk ve tek 17’nci yüzyıl Osmanlı batığının, Osmanlı’nın deniz gücü ve ticaretini günümüze taşıyan ilk örnek olduğunun altını çizerek “Bu keşif, yalnızca ülkemizin değil, dünya su altı arkeolojisinin de en çarpıcı buluntularından biri olarak tarihe geçti.” ifadesinde bulundu.
Yapılan çalışmaların ardından elde edilen buluntuların tamamı Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’ne teslim edilecek.
(Kaynak: aa.com.tr, t24.com.tr)
Tripolis Antik Kenti’nde Gerçekleştirilen Kazı Çalışmalarında Bir Romalı Seçkine Ait, Balık Havuzu Bulunan Konut Kalıntısı Bulundu.
Denizli’deki Tripolis Antik Kenti’nde yürütülen kazı çalışmalarında, 600 yıllık olduğunu düşünülen, 1500 metrekare alana yayılan, önünde de balık havuzu olan bir villa kalıntısı bulundu.
Roma İmparatorluğu dönemi varsıllarının konutlarda yer verdikleri balık havuzları, hem mutfak gereksinimini karşılayan hem de konuklarını gösterişli salonlarda ağırlayan ev sahibi için bir saygınlık ve gösteriş aracı olan yapısal öğeler olarak öne çıkıyordu.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Geleceğe Miras Projesi” kapsamında Antik kentte gerçekleştirilen kazı çalışmaları, Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahadır Duman başkanlığındaki ekip tarafından sürdürülüyor.
Bilim insanları tarafından Batı Anadolu’nun en iyi korunmuş antik kentlerinden birisi olduğu belirtilen Tripolis’te şimdiye kadar mimari yapılardan günlük kullanım eşyalarına dek, farklı ölçeklerde birçok önemli eser bulundu ve kamuoyuyla paylaşıldı. Bu yıl yapılan kazı çalışmalarında ise, en dikkat çekici yapı, bir villa oldu. Yapının bir villa adlandırılmasını nedenini Prof. Duman, “normal konutlardan hem ebat olarak daha büyük hem de burada mimari dekorasyonda, duvar süslemelerinde kullanılan öğeler diğer bizim bulduğumuz standart konutlardan biraz farklı.” diyerek açıklıyor.
600 yıllık olduğu öngörülen, 480 metresi kapalı olmak üzere toplamda 1500 metrekarelik bir alana yayılan yapı, dört oda, iki büyük salon, bir sütunlu avlu ve sarnıç, iki çeşme, bir balık havuzu ve sütunlu galerisiyle büyükçe bir villa yapısı, özellikle sarıdan maviye, kahverengiden kırmızıya birçok tonda farklı renk kullanılarak oluşturulmuş freskleri dikkat çekiyor.
Duman: Anadolu’da böyle bir balık havuzunun bulunması çok nadir bir örnek
Balık havuzu, yapının güney girişinde, 80 metre genişliğindeki bir sütunlu galerinin önünde yer alıyor. 40 metrekarelik bir alana sahip olan mimari öğenin, mermer zemin döşemelerinde balık betimlemeleri bulunuyor.
Menderes Irmağının kenarında konumlanan Tripolis Antik Kenti’de geçmiş yıllarda tatlı su balıkçılığıyla ilgili çeşitli buluntularla karşılaşmış olduklarını ve o dönem Anadolu’nun içlerinde böyle bir balık havuzunun bulunması nadir örneklerden birisi olduğunun belirten Prof. Duman, havuzun işlevi ile ilgili olarak şunları söyledi: “Bu havuzda sazan, yayın, yılan balığı gibi çeşitli balıkların bulundurulduğunu anlıyoruz. Villada ağırlanan kalabalık konuklara havuzda yetiştirilen balıklardan ikram edildiğini söylememiz mümkün. Roma döneminde balık havuzları, hem mutfak ihtiyaçlarını karşılayan hem de konukların ağırlandığı ihtişamlı büyük kabul salonlarında ev sahibi için gösteriş aracı olan unsurlar olarak öne çıkar.”
Prof. Duman havuzun yapısal özelliklerine yönelik olarak ise “Dikdörtgen planlı havuzun duvarlarının iç kısmında pişmiş topraktan yapılmış su boruları kullanılmış. Bu boruların yarısı açık, yarısı kapalı durumda. Burada yetiştirilen balıkların hem güneş ışığından korunması için hem de sığınmaları için küçük yuvacıklar yapılmış.” ifadesinde bulundu.
Prof. Duman, ayrıca, bu havuzun ve villanın etrafında yaptıkları çalışmalarda çok sayıda deniz kabuklularına rastladıklarını söyledi.
(Kaynak: aa.com.tr)
Su Altı Kazılarında Bulunan 1.100 Yaşındaki Ağzı Kapalı Amforanın İçindeki Sakladığı Özdeğin Ne Olduğu Analiz Sonuçlarının Ardından Ortaya Çıkacak.
Antalya’nın Kaş ilçesi Besni Adası açıklarında gerçekleştirilen su altı kazılarında, 1.100 yıl öncesinden günümüze ulaşan ağzı kapalı bir amfora gün yüzüne çıkarıldı.
Buluntunun içinde barındırdığı özdeğin (maddenin) türüne ilişkin sürdürülmekte olan analiz çalışmalarının sonuçları, bilim dünyası tarafından ilgiyle bekleniyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığının “Geleceğe Miras Projesi” kapsamında Antalya Müzesi adına çalışmalar yürüten Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü Başkanı ve kazının bilimsel danışmanı Doç. Dr. Hakan Öniz başkanlığındaki 20 kişilik dalış ekibi, Kaş ilçesi Besmi Adası açıklarında su altı kazısı gerçekleştirdi. Denizin yaklaşık 45-50 metre derinliğinde robotlar yardımıyla sürdürülen çalışmalarda, ağzı kapalı bir amforanın varlığı saptandı.
Denizin dibinde çıkarılan amfora, Antalya Bölge Kurulu uzmanları ve laboratuvar restoratörleri tarafından incelemeye alındı. Uzmanlar, yaklaşık bir saat süren bir süreçte, keski, çekiç ve küçük bazı el aletleri kullanılarak amforanın ağzını dikkatle açmayı başardılar. Amforanın deniz tuzundan arındırılması ve kapağının açılması sırasında, amforanın sürekli ıslak kalmasını sağlanarak üzerindeki oluşumların zarar görmemesi için büyük özen gösterildi.
Amforadan çıkan özdekten alınan örneklerle analiz sürecini başlatan bilim insanlarının elde ettiği ilk bulgulardan yola çıkılarak, malzemenin dokusu, kokusu ve yapısına yönelik öngörülerde bulunuluyor olsa da; kesin sonuçlar için bilimsel analiz raporlarını beklemek gerekecek.
Öniz: “Açılması heyecan vericiydi, ancak sonucu beklemek çok daha heyecanlı”
Doç. Dr. Öniz, 1100 yıl önce Filistin’in Gazze kıyılarından yola çıkan ticaret gemisinin Akdeniz kıyılarında çıkan bir fırtınaya yakalanması olması nedeniyle batmış olabileceğini söyleyerek, şunları kaydetti:
“Bu ticaret gemisi birden fazla limana uğruyordu. 9. ve 10. yüzyıl, Abbasi egemenliğinin hakim olduğu bir dönemdi. Gemide muhtemelen şarap taşıyan amforalar da var. Ancak Filistin’de halkın şarap tükettiğini sanmıyoruz; bu ürünler muhtemelen göçmenler, Hristiyan hacılar veya Kudüs’e gelen ziyaretçiler için hediye olarak gönderiliyordu. Ağzı kapalı bir amforanın bin küsur yıl boyunca bozulmadan kalması çok nadir görülen bir durum. İçinden zeytin çekirdeği, zeytinyağı, şarap ya da balık sosu çıkabilir, hatta bambaşka bir şey de olabilir. Açılması heyecan vericiydi, ancak sonucu beklemek çok daha heyecanlı.”
Ersoy: Tek bir analizle bilimsel çalışmalar sonuçlanmaz; bu yüzden süreç uzun olacak.
Meslek yaşamında ilk kez kapalı bir amforanın içeriğini inceleyeceğini belirten Akdeniz Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meltem Asiltürk Ersoy, amforanın içinde çamurumsu bir özdek saptandığını belirterek, şunları söyledi: “Deniz ortamında, 1100 yıllık süreçte basınç ve sıcaklık değişimlerinin etkilerini anlamaya çalışacağız. Bilimsel çalışmalar tek bir analizle sonuçlanmaz; farklı analizlerin birbirini doğrulaması gerekir. Bu nedenle süreç uzun olacak. Elde edilen sonuçları dönemin tarihi bilgileriyle birleştirerek bilim ve arkeoloji dünyasına sunacağız.”
(Kaynak: cumhuriyet.com.tr)
Çanakkale Savaşında Boğaz Savunması Amacıyla Görev Yapan Türk Ordusunun Top Bataryaları, 109 Yıl Sonra Gün Işığına Çıkarıldı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülen “Top Mevzileri Restorasyonu ve Çevre Düzenleme Projesi” kapsamında Seddülbahir köyü yakınlarında bulunan Türk ordusunun top mevzileri, 109 yıl sonra gün yüzüne çıkarıldı.
2023 yılında başlanan projeyle; Tarihi Alan’nın dünyanın en büyük açık hava müzesine dönüştürülmesi amaçlanıyor. Bu çerçevede; Şehitler Abidesi’nde 2, Ertuğrul Koyu’nda 2, Küçükanafarta’da 2, Seddülbahir köyü ve çevresinde ise 9 olmak üzere, toplam 15 top mevziinin restorasyon ve çevre düzenlemesi yapılarak ziyarete açılması planlamaya alındı. Bu kapsamda Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nda görevli uzmanlar ve tarihçiler eşliğinde sürdürülen çalışmalarda toprak altında kalmış tarihi topların çevresi temizlenmeye başlandı.
aa.com.tr
Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir, Çanakkale’nin muhafızlığı görevini yapmış 15 top mevzisinin ziyaretçilere açık hale getirildiğini belirterek, “Özellikle Boğaz müdafaasında Çanakkale’yi geçilmez yapan bu arkamızda görmüş olduğumuz top bataryaları toprağın altından gün yüzüne çıkartılarak Çanakkale’nin daha iyi anlaşılmasını amaçlıyoruz.” dedi.
Çanakkale’nin “Türk milleti”nin ortak değeridir
Çanakkale savaşlarının yaşanmış olduğu tarihi alanda hala gün yüzüne çıkmayı bekleyen çok önemli savaş objeleri bulunduğunu söyleyen Kaşdemir; Tarihi Alan Başkanlığı olarak savaştan kalma ne varsa ortaya çıkartıp gelecek kuşaklara aktaracaklarını, Çanakkale’nin bu milletin ortak paydası ve ortak değeri olduğunu belirtti.
(Kaynak: aa.com.tr)
Dana Adası’nda Yer alan, Dünyanın En Eski Tersanesi’nde Yeni Bulgulara Ulaşıldı.
Mersin’e bağlı Silifke ilçesindeki Dana Adası’nda 2015 yılında ortaya çıkarılan dünyanın en eski ve en büyük antik tersanesinde çalışmalar günümüzde de sürdürülüyor.
Kesintisiz 1.5 kilometrelik kıyı çizgi üzerinde konumlanan çekek yerlerinde antik dönemlerde 300 gemi üretebilen tersanenin, bu çekek yerlerine yakın bir noktada, filikaların ve sandalların özel bir üretim yöntemiyle yapıldığını gösteren yeni bulgulara ulaşıldı.
Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Sualtı Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü Başkanı ve Kemer Sualtı Arkeolojisi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Doç. Dr. Hakan Öniz, elde edilen bulgularla ilgili olarak bilgi verdi.
Doç. Dr. Öniz, 2015 yılında bölgede sürdürülen çalışma sırasında Dana Adası üzerinde yaklaşık 100’e yakın çekek yeri bulduklarını belirterek, “Bunlar yeni gemi yapımı ya da gemilerin bakımı için denizden karaya kolaylıkla alınabilen rampalar. Arkeolojik dönemlere ait 100 tane rampa bulmak müthiş bir şey aslında. Bulduğumuz zaman çok heyecanlandık. Hemen Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bildirimini yaptık. 2016 yılında bakanlığımızın müsaadeleriyle yine Dana Adası üzerindeki bu 100 rampa hakkında çalışmalara başladık ve 2016-2017 senelerinde yaptığımız çalışmalarda tam 274 gemi rampası tespit ettik’ diyerek bu sayının yıl içinde 500-600 savaş gemisinin yapılması anlamına geleceğini ve bu durumun o dönede Akdeniz’deki tüm dengeleri değiştirebilecek kadar önemli olduğunu vurguladı.
Doç. Dr. Öniz, bu büyük gemilerin üretildiği alanın arka tarafında filikaların ve sandalların da özel bir konstrüksiyonla yapıldığını gösteren yeni bulgulara ulaştıklarını söyleyerek, bu bulguları uluslararası bilimsel bir dergide de makale olarak yayımlandığını belirtti.
Dünyanın en eski tersane yerleşkesi
Adadaki çalışmaların Paleolitik döneme kadar uzandığını da kaydeden Doç. Dr. Öniz, söz konusu dönemde Dana Adasında bir tersane olmadığını ancak özellikle Geç Tunç Çağı’ndan itibaren bu işlevle kullanılmaya başlandığına yönelik, arkeolojik kanıtlar bulunduğunu söyleyerek, Dana Adası dünyanın en büyük ve en eski dokunulmamış, bozulmamış tersanesi olduğunu göstermekte olduğunun altını çizdi.
Savaş gemisi yapımında önemli bir lojistik noktası
Dana Adası’nın hemen karşısındaki Toros Dağları’nda yetişen sedir ağaçlarının, gemi yapımı için temel kaynak olduğunu söyleyen Doç. Öniz, “Bu tersaneye sedir ağacı bir-iki saatte gelebilecek kadar yakın, ham madde sorunu hiç yok. Tersanenin güvenli liman olan bir bölgede olduğunu biliyoruz. 1,5 kilometre boyunca kesintisiz yan yana 300 çekek yeri. Bunun en önemli yanı ham madde kaynakları var. Gemiler denizden sıkıntısız bir şekilde yanaşabiliyor. Güvenli, düşman bir güç öyle gelip kolay kolay ada üzerindeki tersaneye saldıramıyor.” dedi.
Ünlü Kilikya korsanlarının üssü
Kilikya’daki, 300 geminin yapılabileceği olanaklara sahip olan bu tersanenin M.Ö. 5. yy’da Pers gemilerinin büyük bölümünün yapıldığı tersane olabileceğini düşündüklerini ifade etti.
Antonius ve Kleopatra’nın gemilerinin yine bu bölgede yapıldığını düşünüldüğünü ayrıca Helenistik dönemde meşhur General Antigo’nun bir tersanesinin burada olduğunu, yine Helenistik dönemdeki pek çok deniz savaşında Dana Adası’nda yapılan gemilerin kullanıldığını bildiklerini açıklayan Doç. Dr. Hakan Öniz, “Sonrasında meşhur Kilikya korsanları devreye giriyor. Milattan önce birinci yüzyılda yaklaşık 1000 gemiyle Yunanistan’da 500 yerleşimi yağmalayan, hatta bir dönem Roma İmparatorluğu’na kafa tutan Kilikyalı korsanların gemilerinin çoğunluğunun Dana Adası üzerinde yapıldığını söyleyebiliyoruz. Bununla ilgili arkeolojik kanıtlarımız var” dedi.
(Kaynak: dha.com.tr)
Antik Alexandria Troas Antik Kenti Limanında Sürdürülen Sualtı Araştırmalarında 2000 Yıllık Mendirek Yapısı Kalıntısı Bulundu.
Çanakkale – Ezine’ye bağlı Dalyan köyünde yer alan 2.400 yıllık Alexandria Troas Antik Kenti’nin limanında sürdürülmekte olan sualtı araştırmalarında, Roma dönemine ait yaklaşık 2000 yıllık olduğu belirlenen mendirek yapısı kalıntısıyla karşılaşıldı.
Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erhan Öztepe’nin eşgüdümünde gerçekleştirilen kazılar, Kültür ve Turizm Bakanlığı – Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izni ve sağladığı maddi desteğin yanı sıra Türk Tarih Kurumu’nun ve İÇDAŞ A.Ş.’nin katkılarıyla sürdürülüyor.
Alexandria Troas Antik Kenti’ndeki kazı çalışmalarıyla eşzamanlı olarak kent limanında da yapılan sualtı incelemelerine ilişkin olarak kazı başkanı Prof. Dr. Erhan Öztepe, “1700 yıllardaki seyyahların haritalandırma çalışmalarında antik liman yer bulmuş. Çünkü içerisinde, bugün hapsolmuş iç liman bölgesinde bir su birikintisi var. Halkımızın ‘Kalpli Göl’ olarak tanıdığı ya da ‘Pembe Göl’ olarak isimlendirilen aslında bir iç liman bölgesi mevcut. Biz burada sadece kıyı bandının ötesinde, deniz içerisinde özellikle dış liman bölgesinde birkaç yıllık kalıntıların tespit edilmesiyle ilgili su altına belgeleme ve görüntüleme çalışması yaptık. 2022 yılında Dalyan köyünün hemen güneyinde bulunan antik limanın bu sefer diğer tarafta bir bağlantısı var mı diye köyün kuzey sahil bandının gerisinde kısa süreli bir araştırma yaptık. Burada arkadaşlarımız denizin altına uzanan mendirek kalıntısına rastladı. Roma dönemine ait bir mendirek. Yaklaşık 2 bin yıllı bir mendirek. Bunları fotoğrafik olarak belgelediler. Bunların yorumlanması üzerine çalışacağız.” diye konuştu.
ntv.com.tr
İç liman bölgesiyle ilgili bir TÜBİTAK projesinin ilerleyen zamanlarda yaşam geçirileceğini belirten Prof. Dr. Öztepe, “Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden meslektaşlarla ortak bir projeye adım attık. Kabul edildiği takdirde burada çeşitli çalışmalar yürüteceğiz. Belki arkeolojik olarak değil, biyolojik olarak da ‘Pembe Göl’ olarak adlandırılan iç liman bölgesine ön plana çıkması ve tanınması mümkün olacak” dedi.
(Kaynak: hurriyet.com.tr, ntv.com.tr)
Su Altı Arkeolojisi Çalışmaları İçin Üretilen “UPL” Adlı Araştırma Gemisi, Denize İndiriliyor.
Akdeniz’de gerçekleştirilecek su altı araştırmaları için üretilen 38 metrelik ‘UPL’ adlı su altı arkeoloji gemisi, denize indiriliyor.
‘UPL’, beş yüz metreye kadar olan derinlikten görüntü alabilme ve sualtına indirdiği robotlarla deniz tabanında kazı yapabilme özelliğine sahip.
Kabuk olarak bir tersaneden satın alınan ve Antalya-Konyaaltı ilçesi Sarısu Mahallesi’nde konumlu bulunan tersanede, yaklaşık bir yıldır süren yapım çalışmaları sonunda tamamlanan geminin, dünyanın en modern donanımına sahip olduğu ve büyüklük açısından ise ikinci sırada yer aldığı belirtiliyor.
Kemer Yöresi Tanıtım Vakfı (KETAV), Akdeniz Arkeoloji Derneği, UPL Tarım, Ares Tersanecilik gibi birçok kurum, sivil toplum örgütü ve şirketin katkısıyla yaşama geçirilen gemiyle ilgili olarak, Akdeniz Üniversitesi Su Altı Kültür Varlıkları Koruma ve Onarım Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hakan Öniz, yaklaşık iki yıldır böyle bir gemiye sahip olmak için çalışmalar yaptıklarını belirterek, şunları söyledi: “Akdeniz Arkeolojisi Derneği’nin desteği, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izinleriyle Mersin ve Antalya kıyılarında yürüttüğümüz arkeolojik su altı araştırmalarını ve kazılarını gerçekleştirebilecek daha iyi, modern ve yüksek teknolojili bir gemiye ihtiyacımız vardı. Ülkemiz büyüdükçe, geliştikçe su altı arkeolojisiyle ilgili olanaklarımız da artmaya başladı. Bu gemi dünyada su altı arkeolojisi için yapılmış birkaç büyük gemiden bir tanesidir. Ama modern gemisidir çünkü ileri teknoloji içeriyor.”
cnnturk.com
Geminin ad sponsorunun UPL Tarım olduğunu sözlerine ekleyen Doç. Dr. Öniz, “Hibrit bir yapıya sahip, makineleri haricindeki tüm elektriğini, üzerindeki güneş panellerinden karşılayan yeşil bir gemi. Gemide beş kişilik basınç odası var. Basınç odası dalış kazalarında hayat kurtaran bir donanım. Türk malı, son derece modern bir basınç odası, halihazırda arka platformunda” dedi.
Doç. Dr. Öniz, ayrıca gemiye ilişkin şu bilgileri de verdi: “İleri teknoloji, büyük ekranlı bilgisayar sistemleri var. Deniz tabanında, gemi hareket halindeyken multibeam sonardan elde edilen görüntü büyük ekranda 18 araştırmacı tarafından sürekli takip edilebilecek ve biz bu cihaz vasıtasıyla 500 metre derinlikten üç boyutlu görüntü alabileceğiz. Eğer bu görüntüler arkeolojik bir potansiyel içeriyorsa yine o derinliğe bir robot indirip görüntü alabilecek ve bakanlığımızdan izin alınarak örnek toplayabilecek. Bu bağlamda dünyanın en yeni, en modern arkeoloji gemisi ülkemizde. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izinleriyle yapılan çalışmalarda kısa süre içerisinde hizmete girecek.”
(Kaynak: dha.com.tr, cnnturk.com)
Smyrna Agorası’ndaki Bazilikanın Duvarlarında Yer Alan 21 Adet Gemi Çizimi, Antik Dönemlerdeki Gemi Teknolojisine İlişkin Bilgi Veriyor.
İzmir’de 2.500 yıllık tarihe sahip Smyrna Agorası’nda bulunan, döneminde ticari ve adli amaçlı kullanılan bazilika tipolojisindeki yapının duvarlarında, M.S. 3. Yüzyıla tarihlenen 21 adet gemi betimi yer alıyor.
M.S. 2’inci ve 4’üncü yüzyıllar arasında Akdeniz’de ticari sefer yapan gemileri betimleyen çizimler, dönemin gemi teknolojilerine ilişkin önemli bilgiler sağlıyor.
Bilim insanları tarafından dünyanın kent merkezindeki en büyük antik dönem agoralarından biri olduğu belirtilen Smyrna Agorası’nda Kültür ve Turizm Bakanlığı izni ile İzmir Katip Çelebi Üniversitesi adına yürütülen kazı çalışmaları sürdürülüyor.
dha.com.tr
Smyrna Antik Kenti ve Agora Tiyatrosu Kazı Heyeti Başkanı ve İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Türk İslam Arkeolojisi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Akın Ersoy, bazilikanın bodrum katında yer alan ve M.S. 3’üncü yüzyıla tarihlenen 21 gemi grafitisinin, İzmir’in tarihi liman kenti kimliğinin en somut kanıtlarından biri olduğunu belirtiyor. Ersoy ayrıca çeşitli boyut ve işlevlerdeki gemileri betimleyen bu çizimlerin “Dönemin gemilerinin nasıl olabileceği konusunda, buradaki tasvirlerden yola çıkarak, gemi teknolojilerine ışık tutan yelken formları, gemi boyutları ve tipleri gibi özellikleri bu tasvirlerde görme imkanı var” dedi.
dha.com.tr
dha.com.tr
Duvarlarda savaş gemilerinden çok ticari gemilerin betimlendiğini ve bu gemilerin bir bölümünün boyayla bir bölümünü kazıma çizgileri ile yapıldığını söyleyen Doç. Dr. Ersoy, “Buradaki gemiler, M.S. 2’nci, 3’üncü ve 4’üncü yüzyılda Akdeniz’de ticari sefer yapan gemilerdir. Mısır’daki, Kuzey Afrika’daki malzemeleri, Ege’ye ulaştıran gemilerdir.” saptamasında bulundu.
‘İzmir Tarihi Liman Kenti’ Teması
Doç. Dr. Ersoy, 2020 yılında UNESCO Geçici Liste’ye kabul edilen şimdi ise; UNESCO Kalıcı Kültür Miras Listesi’ne girme hazırlığı içindeki İzmir için ‘İzmir Tarihi Liman Kenti’ teması seçildiğini belirterek, günümüzde de Akdeniz’in önemli bir liman kenti olan ancak özellikle antik dönemle ilişki kuran bu temayı somut olarak kanıtlayan en önemli bulguların bazilikanın duvarlarında yer aldığını söyledi.
(Kaynak: dha.com.tr)
“Türk Batık Envanteri Projesi: Mavi Miras” Kapsamında Sürdürülen Çalışmalarda Rodos Gemisi Batığı Bulundu.
Türk bilim insanları tarafından “Türk Batık Envanteri Projesi: Mavi Miras” kapsamında Fethiye Körfezi’nde sürdürülen su altı çalışmalarında M.S. üçüncü yüzyıla tarihlenen Rodos gemisi batığı bulundu.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın desteği, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle yürütülen çalışmalarda, Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Müdür Vekili Doç. Dr. Harun Özdaş başkanlığındaki farklı disiplinlerden bilim insanlarının oluşturduğu bir ekiple gerçekleştiriliyor.
Akdeniz’e açılan coğrafyada Fethiye Körfezi’ne ayrı önem verdiklerini ve çalışmaların en önemli buluntusunun Fethiye Karaburun Rodos batığı olduğunu belirten Özdaş, “Bulduğumuz batıktaki Rodos amforaları da büyük ihtimalle Fethiye Körfezi bölgesinden ürünler. Tarımsal üretimler paketlendikten sonra Rodos’a taşınmaktaydı. Buradan da Akdeniz ülkelerine, Avrupa kıyılarına gönderiliyordu.” diye konuştu.
aa.com.tr
20-30 metre uzunluğundaki ticaret gemisi batığının fırtına nedeniyle sulara gömülmüş olabileceğini tahmin ettiklerini belirten Özdaş:
“Buluntular 28 metre derinlikte döküntüler halinde başlıyor ve 30-38 metrelik bir yamaçta yığın karşımıza çıktı. Mahmuz kulplu amfora formu, Rodos’un son üretimini göstermekte. Milattan sonra 3. yüzyıldan sonra bu amforaların üretimi duruyor. Türkiye kıyılarında bu döneme tarihlenen tek batık örneği, dolayısıyla Roma Dönemi’ne ait en geç tarihli Rodos batığına ulaştığımızı söyleyebiliriz.” dedi.
Özdaş, Rodos’un o tarihte büyük bir ana liman olduğunu, adalar dışında Anadolu ana karasındaki coğrafyayı da kontrol ettiğini ayrıca bir diğer buluntunun da Fethiye Körfezi’ndeki demirleme alanı olduğunu, 100 fazla çapanın bulunduğu bölgenin 4 bin yıllık kullanımı gösterdiğini belirtti.
Uzmanlar tarafından batığın, Roma Dönemi’ne ait “son Rodos batığı” olduğu belirlenerek; araştırmaya ilişkin bulgular, Türk Arkeoloji ve Etnografya Dergisi’nde yayımlandı.
(Kaynak: aa.com.tr)
İzmir’in Dikili İlçesinde Bulunan Kalıntıların M.Ö.4000 yıllarında Kurulan Antik Atarneus Kentinin Limanına Ait Olduğu Tescil Edildi.
İzmir’in Dikili ilçesinde 2020 yılında denizin altında bulunan kalıntıların, M.Ö.4000 yıllarında Akalılar tarafından kurulan Antik Atarneus Kentinin limanına ait olduğu belirlendi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı İzmir 2 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından limanın bulunduğu bölge 1’inci derece sit alanı ilan edildi.
Bilgisayar mühendisi Denem Orhun tarafından, 2020 yılında tatile geldiği Dikili ilçesinde dalış yaparken bulunan kalıntıların resmi makamlara bildirilmesinin ardından, buluntuların Akalılar tarafından kurulan, tarihi M.Ö 4000 yıllarına kadar giden Atarneus Antik Kenti’nin limanına ait olduğu belirlendi.
İsmetpaşa Mahallesi Kabakum Yolu mevkii sahilinde dalış yapan Orhun, su altında tarihi bir yapıya ait olabileceğini düşündüğü yuvarlak kolonlarla karşılaştı. Drone ile görüntülerini çekip, bulgularını Bergama Antik Kenti kazı ekibinden Celal Bayar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Güler Ateş ile İzmir Bergama Müze Müdürlüğü’ne bildiren Orhun, “Bir yıl süren araştırmalar sonucunda buranın antik liman olduğu ortaya çıktı. Antik limanın girişi tam olarak doğuda. Doğu-batı aksına yerleşmiş; tripartite kolonlu bir portico var. Apsis açık deniz tarafında. Bunun üzerine biraz daha yazıştık ve 1 yılın sonunda Atarneus’un Antik Limanı olarak tescillendi.” dedi.
Celal Bayar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Güler Ateş de yaptığı açıklamada, limanın Bizans ve Osmanlı dönemlerine kadar kullanılmış olduğunun anlaşıldığını belirtti.
Resmi Gazete’de yayınlanan kararda, “Söz konusu liman kalıntısının bulunduğu alanın 1’inci derece arkeolojik sit olarak, ekli 1/25000 ölçekli haritada sınırları ve koordinatları belirtildiği şekliyle 2863 sayılı yasa kapsamında tescil edilmesine, ekli sit fişinin uygun olduğuna karar verildi” denildi.
Limanda, antik dönem sonrasındaki tektonik hareketler sonucunda oluşan topografik değişikliklerden sonra bile liman faaliyetlerinin sürdürüldüğü; günümüzde ise Kabakum yolu mevkii sahilindeki limanın, tapulama harici alanda, geç antik döneme tarihlenen bu mimari buluntunun artık deniz altında kalan ve üç bölüme sahip olan iskele biçimindeki bir liman kalıntısını olduğu belirtiliyor.
Kısaca Dikili
M.Ö.4000 yıllarında Akalılar tarafından merkezi Dikili yakınlarındaki Ağılkale’de kurulan ilk kent devleti. Yerleşim alanın çevresinde bulunan pınarlar ve sıcak su kaynaklarına atfen; kente kutsal kaynak, ana tanrıça kaynağı anlamına gelen “Atarneus” adı verilmiştir. Klasik felsefenin büyük adı Aristoteles, yaklaşık 2400 yıl önce felsefeye temel olan önemli eserlerinden bir bölümünü, günümüzde ‘Aristoteles tepesi’ olarak da bilinen Atarneus’ta yazmıştır.
(Kaynaklar: izmir-dikili.bel.tr, denizhaber.net, ntv.com.tr)