Denizci Toplum

Yükleniyor...

Denizci Toplum

Denizci Toplum

T ü r k D e n i z c i l i k K ü l t ü r ü H a r e k e t i

Studio Ossidiana Tarafından 5. İstanbul Tasarım Bienali İçin Tasarlanan Yüzer Bahçe ‘Büyükada Şarkı Hatları’, Büyükada’da ve Haliç’te Ziyaret Edilebilecek.

Studio Ossidiana tarafından tasarlanan Büyükada Şarkı Hatları, 5. İstanbul Tasarım Bienali’nin son etkinliği olarak, 23 Haziran-12 Temmuz tarihleri arasında Büyükada’da ve Haliç’te ziyaret edilebilecek.

Stimuleringsfonds, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu ve Adalar Belediyesi‘nin desteğiyle gerçekleştirilen Büyükada Şarkı Hatları, 23 Haziran’da Yenikapı‘dan yola çıkarak Büyükada‘ya gidecek ve burada 30 Haziran’a kadar ziyarete açık kalacak. 30 Haziran’da ise yeniden deniz üzerindeki sefere başlayarak, Haliç‘e gelecek ve 12 Temmuz tarihine kadar burada görülebilecek.

1.

.

2.

Yüzer bahçe, aynı zamanda etkinliklere ve sohbetlere ev sahipliği yapacak. Bu yüzer yapıda üç simgesel ve işlevsel alan yer alıyor: Ada topraklarına gönderme yapan eden bir platform, Büyükada’dan toplanmış deniz kabukları ve kayalardan yapılmış bir masa, göçmen kuşların ve martıların dinlenmesi için, tüneklerden ve yemliklerden oluşan bir ızgara.

3.

.

4.

Büyükada ve Haliç rıhtımlarına bağlı bulunduğu süre içinde; yoga yapmak, dans etmek, şarkılarını seslendirmek veya balık tutmak isteyen herkese açık olacak. Büyükada ve Haliç seferlerinin 12 Temmuz’dan sonra sona ermesinden ardından ise; yüzer bahçe, Büyükada‘da, Adalar Kent Konseyi‘ne ait bir bahçeye yerleştirilecek.

‘Büyükada Şarkı Hatları’nı ortaya çıkmasında, Merve Yücel (Proje Yöneticisi), Fatih Koçak, Ceren Beker, Büşra Fındıklı, Sıdık Kudüs Müminzade (Bahçe düzenlemesi), Derya Tolgay (Bahçe bitkileri), Urban Atölye (Beton üretimi), Ahmet Topbaş, Mehmet Onur Öztepe (Mühendislik), Muammer Temel, Yalçın Kaan Öztemir, Serhat Öztemir, Özkan Şener, Abdullah Tutuk, Berke Şener, Ali Babacan (İnşaat), Mehmet Sayan, Hasan Sayan, Göksal Polat, Burak Furkan Duru (Ulaşım), Tamer Giray (Video kaydı) yer aldılar.

Kısaca Studio Ossidiana

A. Covini ve G. Bellotti tarafından 2015 yılında kurulan Rotterdam merkezli tasarım stüdyosu, düşleri, mekânlara ve nesnelere dönüştürmek için yeni somut anlatım biçimleri arayışı yolunda üretimler gerçekleştiriyor. Oyunbazlık ve kapsayıcılık stüdyonun projelerinde önemli bir yer tutuyor.

Farklı ülkelerden gelen mimarlar, tasarımcılar ve araştırmacılardan oluşan bir takıma sahip olan stüdyo, Hollanda, İtalya, Türkiye ve ABD‘de yerel ve küresel ölçekte projeler yürütüyor.

(Kaynaklar: empathyrevisited.iksv.org, haberturk.com, iksv.org, @adalarbld)

İKSV’nin Yayınladığı Bir Çağrı Niteliği Taşıyan “Ekolojik Dönüşüm İçin Kültür Sanat” Adlı Belge, Dünyadan Sanat Çevrelerinin Geliştirdikleri Yaratıcı Düşüncelere Yer Verirken, Türkiye’den 16. İstanbul Bienalini Örnek Olarak Gösteriyor

İKSV’nin kültür politikaları çalışmaları kapsamında Doç. Dr. Hande Paker tarafından hazırlanan “Ekolojik Dönüşüm İçin Kültür Sanat” başlıklı belge, gezegenimizin bugününü ve geleceğini tehdit eden ekolojik krize karşı kültür-sanat çevrelerinin ekolojik kriz üzerine eğilmesini ve çözümler üretmesini ve harekete geçmesi için ortak kuramsal bir zemin oluşturmayı amaçlıyor.

İklim değişimine bağlı olarak denizlerde ve okyanuslarda yaşanan olumsuzlukları gündeme getiren belge, dünyadaki çevreci etkinliklere değinirken; Türk kültür-sanat çevrelerinin bu konudaki duyarlılığına 16. İstanbul Bienalini örnek olarak veriyor.

Belge, çevre sorunlarına yönelik olarak toplum bilimlerin elde ettiği birikimi ve çevre hareketlerinin bugüne kadar edindiği deneyimleri, gezegenimizin sahip olduğu sınırları; iklim adaleti süzgecinden geçirerek, kültür-sanat aktörleri için ortaya koyuyor.

Böylece Türk kültür-sanat dünyasının dikkatini ekolojik krize çekmeyi amaçlarken; bir yanda da sürdürülebilir bir gezegen için kültür-sanatın dönüştürücü etkisi üzerine düşünce üretiyor.

Belgede, sürdürülebilirlik kavramının ortaya çıkışı, yaygınlaşması ve görünümlerine ilişkin tartışmalar ele alınıyor. Hollanda‘daki ve İngiltere‘deki çeşitli kuruluşlarla yürütülen alan araştırmasından yola çıkarak, kültür-sanat alanında ekolojik dönüşüm için yapılabilecekler ve iklim hareketinin bu yolda esin verdiği yeni anlayışlar ve uygulama biçimleri inceleniyor. Bu bağlamda kültür ve sanatın sürdürülebilirlikle ilişkilendirilmesi iki ana boyut üzerinden tartışılıyor: “ekolojik ayak izini küçültmek” ve özellikle küresel ortaklıklar olarak tanımlanan (belgede küresel müşterek sözcüğü kullanılıyor) atmosfer, ormanlar, biyoçeşitlilik ve özellikle denizler, okyanuslar, varolan balık stokları başta olmak üzere yaşamsal kaynaklardaki olumsuz görünüme yönelik olarak; “sanatsal üretkenliğin gücünü kullanarak ekolojik dönüşüm için geniş kitleleri harekete geçirecek yeni anlatılar” oluşturmak.

Sanatçıların, Okyanus Ekosistemlerindeki Olumsuz Yöndeki Değişime Yönelik Gerçekleştirdikleri Eylemler

Bu anlamda dünyada sanatçıların, kamuoyu oluşturmak üzere yaptıkları etkinlikler arasında özellikle okyanuslardaki değişimleri alan Lotte van den Berg ile Daan’t Sas‘ın “Hiç Modern Olmadık” (We Have Never Been Modern) başlıklı işi, Vatten (Wadden) Denizine yerleştirilen cam bir küple iklim krizine ve krizin Hollanda‘yı etkileyecek sonuçlarından biri olan deniz seviyesinin yükselmesine dikkat çekerek konuyla ilgili farkındalık yaratma amacını güdüyor.

2020 yılında düzenlenen “Warming Up Festivali”ndeki ise; kıyı çizgisi üzerinde gerçekleştirilen bir bisiklet etkinliği, iklim değişikliğinin Hollanda‘da yaratacağı deniz seviyesi sorununa dikkat çekmeyi amaçlıyordu.

Sanatçı Olafur Eliasson ve jeolog Minik Rosing tarafından Grönland‘dan kopan buzulların getirilmesiyle oluşturulan kamusal sanat yapıtı, Buz Saati (Ice Watch), 2015 yılında Paris Anlaşması‘nın imzalanması için yürütülen görüşmeler sırasında ortaya çıkmış bir yerleştirmeydi. Yapıt, 2018 yılında Londra‘da Tate Modern Müzesi’nde sergilenmişti. Müzeye getirilen buzullar eriyene kadar ziyaretçileri bu buz kütlelerine dokunarak ve hissederek iklim değişikliğini doğrudan deneyimlediler.

Öte yandan belgede, 16. İstanbul Bienali’nin teması olan “Yedinci Kıta”, Türk kültür-sanat çevrelerinin, çevre sorunlarına yönelik olarak geliştirdikleri duyarlılığın bir uygulaması olarak; örnek gösteriliyor. Bilindiği üzere Yedinci Kıta”, Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki devasa atık yığınına popüler bilimde verilen ad…

“Ekolojik Dönüşüm İçin Kültür Sanat” başlıklı belgeye buradan ulaşabilirsiniz.

Kısaca Doç. Dr. Hande Paker

Siyaset sosyolojisi ve politik ekoloji alanlarında çalışan Doç. Dr. Hande Paker, sivil toplum ve devlet ilişkileri biçimleri, yerel ve küresel eksende çevre politikaları, kozmopolit vatandaşlık ve bilhassa çevre sorunları ve iklim krizi üzerine araştırmalar gerçekleştirmiştir. Son dönemde çevre sivil toplum aktörlerinin iklim adaleti ile ilgili faaliyetlerini yerel ve ulus ötesi eylem alanlarına odaklanarak analiz eden çalışmalar yürütmektedir.

McGill Üniversitesi‘nde doktora yapan Hande Paker, yüksek lisans eğitimini McGill Üniversitesi’nde, lisans eğitimini ise Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Halen Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesidir.

(Kaynak: iksv.org)

“Haliç Tersanesi” Üretim Odaklı Bir Müzeye Dönüştürülüyor

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan “İstanbul Bülteni” dergisi, Şehir Hatları Genel Müdürü Sinem Dedetaş ile gerçekleştirmiş olduğu bir söyleşiye yer verdi.

Dedetaş, 564 yıllık tarihiyle dünyanın yaşayan en eski tersanesi olan Haliç Tersanesi’nin denizciliğin yaşadığı üretim odaklı bir müze olarak düzenleneceğini belirtti.

Tersane 100’lerce yıllık geçmişten, günümüze dek gelen işlevlerini sürdürürken;  diğer yandan burada açılacak kültür oylumları ve düzenlenecek sosyal etkinlikleriyle  kent kültürünün etkin bir parçasına dönüşecek.

Şirket-i Hayriye çok köklü, tarihî bir kurum, Osmanlı’nın ilk anonim şirketi. Böyle bir kuruma ilk kadın genel müdür olarak atanmak nasıl bir duygu?

Biraz tarifi zor, eşsiz bir duygu aslında. Bilmiyorum örneklemek gerekir mi? Ama şöyle bir örnek anlatayım. Japon çiçek sanatı var ya, ikebana. Onun müzesine gittim Tokyo’da, bir ustanın dersine katıldım. Orada 400 yıllık bonzai ağaçları vardı. Ona bakan bir Alman gençle tanıştım, o sırada. Bana, “Üzerimdeki yükü düşünebiliyor musun? 400 senedir bu ağaç yaşıyor. Ben bunu bir yanlış sulasam, yanlış güneşlendirsem bu ağaç çürüyecek ve bundan önceki 400 yıl heba olacak” dedi. O sözler benim aklımda ciddi anlamda yer etti. Aslında tam da aynı duygu. Yani senelerin emeği var burada. Osmanlı
döneminden gelme, üzerine cumhuriyet mirası bir tersane ve bir şirket. Dolayısıyla bu emekleri, varoluş sebeplerini hiç unutmadan üzerine ne katabilirim, bu beni çok heyecanlandırdı. Aslında göreve gelme motivasyonum burada başlıyor diyebilirim.

-169 yıllık bir şirket ve 564 yıllık bir tersane teslim aldınız.  Gerçekten çok ağır bir sorumluluk olsa gerek. Peki, nasıl bir yer hayal etmiştiniz ve neyle karşılaştınız?

Şehir Hatları, çok kendine özgü bir şirket. Biraz daha klasik şirket mantığından uzak, hizmet odaklı bir bakışı var. Geldiğimde biraz küçülen bir şirket buldum açıkçası. Şirketin bugüne gelişinde elbette pek çok dalgalanma yaşandı; ama son on yıllarda filoyu yenilememe, vapurları tasfiye etme, bilabedel diğer belediyelere gönderme gibi, küçülmeye yönelik uygulamalar olması üzücü.

Ayrıca biz gelmeden önceki süreçlerde Haliç Tersanesi biraz topluma kapatılmış durumdaydı. Bu alanla ilgili tersanecilik faaliyetine uzak planlamalar yapılmıştı. Tersaneden çıkma süreçleri planlandığı için geldiğimde aslında biraz taşınma havasındaydı. Öncelikle, meseleyi oradan çıkarmamız gerektiğini düşündüm. Sayın Başkanımız Ekrem İmamoğlu ile de müzakere ettik. Şirketin, vapurların bakım masrafları nedeniyle ekonomik olarak taşınmayı kaldıramayacağına karar verdik. Buranın üretim odaklı yaşaması konusunda hemfikir olduk, çalışmalarımıza başladık. Öncelikli olarak burada kalmayı garantiledik.

-Çalışanlarınızın buraya dair bir aidiyet duygusu var diyebilir miyiz?

Elbette, kendimi yönetici olarak en şanslı hissettiğim nokta, çalışanların aidiyet duygusu. Herkesin şirketle ilgili bir fikri vardı; daha iyi nasıl yaparız konusunda fikir söylüyorlardı, hala da söylüyorlar. Burada tersanenin okulundan çıkan ustalarımız da var; emekli olmuş, hâlâ taşeronlar aracılığıyla çalışan emektar insanlar. Eski yeni bütün
çalışanlarımızın Tersane’ye büyük ilgi ve sevgisi olduğunu gördüm. Sevilmeyecek gibi de değil zaten, girdiğiniz anda seviyorsunuz. Tarihî dokunun değişik bir enerjisi var gerçekten, insana geçiyor.

-Biraz önce siz de bahsettiniz, Haliç Tersanesi’ne yönelik bir dönüşüm planlaması vardı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Haliç Tersanesi, ekonomik değerlerinden daha çok tarihî misyonu ve dünyanın yaşayan en eski tersanesi olması nedeniyle bizim için çok değerli. Biz de burayı insanların görmesi gerektiği kanaatindeyiz. Önceki planlara tamamen müze anlayışı, bilim merkezi diye bir şey konulmuş; üretim faaliyetlerinin tamamen durdurulması planlanmış. Fakat biz üretim odaklı olarak kamuya açmayı planlıyoruz. Bir taraftan tersanecilik, vapur bakımlarımız devam edecek, diğer taraftan farklı kültürel ve sosyal etkinliklere evsahipliği yapılacak. Bu çok değerli, dünyada olmayan bir şey; yaşayan en eski tersaneden bahsediyoruz. Bunun turizme de, kendi denizciliğimize de ciddi katkısı olacağını düşünüyorum. Kültür Varlıklarını Koruma Daire Başkanlığımız ve BİMTAŞ ile ortak bir masa kurduk, binaların tekrar fonksiyonlandırılması noktasında çalışıyoruz. Burayı eskiden olduğu gibi denizciliğin yaşadığı, canlandığı, üretildiği ve insanlara aktarıldığı bir yer olarak planlamaya çalışıyoruz.

-Nasıl bir fonksiyon kazandırılacak? Gezenler neler görecek?

Müze, sergi ve konferans alanları düşünüyoruz; denizcilikle ilgili temalar olacak. Ortak kullanım alanları, insanların gezebileceği rotalar oluşturmayı hedefliyoruz.

-Ziyaretçiler üretim yapılan alanları da görebilecekler mi?

Bizim burada 1700 – 1800’lü yıllardan kalma üç tane taş havuzumuz var ve hala eski sistemle çalışıyorlar. Su tahliyesi daha önce hayvanlarla yapılırken, daha sonra buhar makineleri ve en son elektriğe geçme gibi değişiklikler var; ama havuzun çalışma prensibi değişmiyor. O dönemden kalma bir havuzlama faaliyeti var ortada. Hem kendi denizciliğimiz hem de dünya denizciliği için çok değerli, son derece dikkat çekici bir şey. Bu yaşayan müzeyi insanlara açmak istiyoruz.

-Bu çalışmalar için ne kadar bir süre öngörüyorsunuz?

70 bin metrekarelik alanın içinde görülmeye değer tescilli binalarımız var; bir kısmı devam edecek durumda, bir kısmının bakımdan geçirilmesi gerekiyor. Makine parkurlarımız aynı şekilde düzenlemeler istiyor. Bu alanı komple revizyona sokmak aslında 4-5 senelik bir proje gibi gözüküyor. O yüzden bölerek yapmayı planladık. İlk alanımızda bir ahşap atölyemiz var. Projeleri, restorasyon çalışmaları başlamış; ama tamamlanmamış. Burası sergi salonu olarak kullanılabilir. Birinci havuzumuz da bu ilk bölgemizde bulunuyor. Tüm bu çalışmalar sonrasında, aynen eskisinde olduğu gibi yaşayan bir müze hayata geçireceğiz.

-İstanbul gibi denize bu kadar kıyısı olan bir şehirde, deniz ulaşımı hak ettiği yerde değil. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Bence de değil. Deniz etkin kullanılmıyor, bunun birtakım sebepleri var; bu bir politikanın sonucu. Tek başına Şehir Hatları’nın haydi artık denizi kullanalım diyebileceği bir konu değil. Aslında tamamen kurguyla ilgili; toplu taşımayı denizden planlamadığınızda, önceliklendirmediğinizde, ne yazık ki sonuç bu oluyor. Deniz aktarma aracı olarak kullanılıyor. Yeni dönemde bütün bakışın denize göre planlanmasıyla ilgili ciddi çalışmalarımız var. Raylı sistem bir ana hat; ama ikinci ana hat olarak denizi kullanıp, karayı da bundan beslemek gibi düşüncelerimiz var.

-Şu anda deniz ulaşımının toplu taşımadaki payı nedir?

Yüzde 2,4 civarında.

-Peki, bir yakın plan hedefiniz var mı?

Başkanımız, yüzde 10 hedefini koydu. Bunun gerçekleşmesi için bütün imkânları seferber etmek durumundayız. Bu, ciddi bir hedef tabii. Detaylı hat analizleri yapıyoruz.

-Önümüzdeki süreçte Şehir Hatları’nda elektrikli vapurlar olacak mı?

Evet, kesinlikle. Olmazsa olmaz diyorum; çünkü küresel ısınma gibi bir sorunumuz var. Çevreci çalışmalar başlattık, elektrikli sistemlere geçilmesini planlıyoruz. Ancak kapsamlı bir çalışma gerektiriyor; iskeleler, bağlama alanları, şarj istasyonları ve sefer
sürelerinin birlikte düşünülmesi gerekiyor.

-Paşabahçe Vapuru’nun yeniden denizle buluşacağı haberi, başta Adalılar olmak üzere İstanbulluları çok mutlu etti. İstanbullular Paşabahçe’ye ne zaman kavuşabilecekler?

Kendi hâline bırakılmaktan dolayı vapur hayli kötü durumda. Ama biz o silüeti çok seviyoruz, tescilli de bir vapur. Teknik olarak Paşabahçe’nin kondisyonuna, elektrikliye dönüp dönemeyeceğine, seyir sahasının buna uygun olup olmadığına bakacağız. Vapurun sac işçiliği olacak, elektronik aksamı komple yenilenecek, boya, raspa yapılacak.
Çok heyecanlı bir süreç tabii. Hem Adalılardan hem İstanbul halkından ciddi reaksiyonlar oldu. Geri kazanılması konusunda kampanyalar başlatmışlardı. Bu konuda bize büyük moral ve motivasyon desteği oldular. Yapılan işin yerini bulması çok güzel.

-Çalışmaları tamamlandığında Adalar’a mı sefer yapacak?

Kesin karar vermedik. Somut olmayan kültür varlıklarının sergilendiği bir yüzen müze şeklinde de düzenleyebiliriz. Bir taraftan toplu taşımaya hizmet ederken bir müzeyi barındırsa çok güzel olur diye düşündük. Kendisi zaten tescilli bir müze. Ama filomuzda yer alacak. Zaten fazla vapurumuz da yok. Bir de zamanının en hızlı vapuru zaten.

-Şu an elimizdeki en eski vapur mu olacak?

Yaşça en eski, ama en yeni vapurumuz olacak.

-Adalar’da deniz ulaşımının 24 saat olması, Adalıları çok mutlu etmiş olsa gerek

Çok mutlu etti. Bence çok net ihtiyaçtı zaten. O bağlantıyı sağlamak Şehir Hatları’nın görevi olduğu için bir görevimizi yerine getirmiş gibi hissediyoruz.

-Moda Vapuru yenileme çalışmaları devam ediyor. Koltuk renklerinin belirlenmesinde vatandaşların fikrine başvurdunuz. Nasıl dönüşler aldınız?

Çok olumlu dönüşler geldi. Bunların hepsini yönetimimize destek olarak görüyorum. İnsan olarak fikrimizin sorulması umutlandırıyor, keyiflendiriyor. Hizmet ettiğimiz
insanlar vapurun esas sahipleri. Onların ne istediği, karar verme noktasında bizim işimizi kolaylaştıran bir şey. Şu anda belediyemizin üst yönetiminin vizyonunun tamamen bu olması bizi rahatlatıyor.

-İskelelerdeki kültür sanat faaliyetleri çok dikkat çekmeye başladı, yoğun ilgi olduğu görülüyor. Vatandaşların bu noktada ne tür talepleri var?

Bizde şu anda ikili bir çalışma var. İskelelerimizdeki etkinlikleri Kültür A.Ş düzenliyor. Biz uzun zamandır vapurda canlı müzik yapıyoruz. Kuzguncuk İskelemizde, İKSV ile KADAR tiyatro oyununu sahneliyoruz. Tiyatro, gösteri, kukla gibi iş birliklerimiz var. Canlı müzik haricinde vapurda kukla gösterisine de başlayacağız. Sanata her zaman açığız. İstanbul yaşasın, canlansın; biz bunun denizci tarafı olarak bir parçası olalım istiyoruz. Benim ayrıca çocuklarla ilgili, oyun kurmak gibi fikirlerim var.

-Nasıl bir oyundan bahsediyoruz?

Hazine avları tarzı şeyler olur ya. Şu anda henüz proje aşamasındayız. Olsa çok güzel olur diye düşündüğüm bir fikir. Bir iskeleden diğer iskeleye tanımların yapıldığı; bilmece, bulmaca çözerek, geze geze herhangi bir objenin bulunmaya çalışıldığı bir oyun. Bu şekilde biraz da oyunla birlikte insanlara denizi sevdirmek amacındayız. Vapurlarda çocuklar için bir şey yok; akıllı oyun alanları kurmak istiyorum. Maalesef çocuklar şu anda evde, okulda, daha çok içeriye mahkûmlar. Bunu biraz dışa döndürme noktasında deniz etkili olacaktır. Vapurla geçerken kuşların nasıl uçtuğuna şahit olacak; tarihî yapıları, estetiği görecek, belki fikir üretecekler.

Çocukları dinlemeyi çok seviyorum, çok farklı fikirler çıkıyor. Hiçbir şey olmasa bile en
azından dışarı çıkıp doğayı görecekler; tabletlerinden, telefonlarından başlarını kaldıracaklar. Ben İstanbul’dayım diyebilmelerini istiyorum.

-Mehtaplı Geceleri eski hâliyle yaşatmayı düşünüyor musunuz?

Elbette, Boğaz turlarını daha keyifli hâle getirmek istiyoruz; müzikle, ikramlarla, bilet fiyatlarında bazı düzenlemelerle ve hizmet kalitesini artırarak bunu yapabiliriz. Keyifse bunu gerçekten keyifli hale getirebiliriz.

-İstanbulluların talepleri konusunda çok hassassınız. Sizin onlardan bir beklentiniz var mı?

Vapurlarımıza sahip çıkmalarını bekliyoruz. Denizin içinde olmakla denizi izlemek çok farklıdır. Vapurda hiçbir engel olmadan İstanbul silüetini izleyebiliyorsunuz. Bu nedenle vatandaşlarımızı bu keyfi yaşamaya; çaylarını yudumlarken Boğaz havası almaya davet ediyoruz.

 

Pasifik Okyanusundaki Dev Çöp Yığını “Yedinci Kıta”ya Atıfta Bulunan 16. İstanbul Bienali Başlıyor

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Koç Holding sponsorluğunda düzenlenen 16. İstanbul Bienali, ‘Yedinci Kıta’ başlığıyla 14 Eylül’de kapılarını sanat izleyicilerine açıyor.

Küratörlüğünü sanat dünyasının önde gelen isimlerinden akademisyen ve yazar Nicolas Bourriaud’nun üstlendiği bieanal, başlığını; Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan, 3.4 milyon kilometrekare genişliğinde ve 7 milyon ton ağırlığındaki yüzen devasa atık yığınına bilim çevrelerin verdiği ad olan Yedinci Kıta‘dan alıyor.

Antroposen olarak adlandırılan içinde bulunduğumuz ve etkilerini yaşamakta olduğumuz bu yeni çağın belirleyici özelliği,  jeolojik oluşumlardan çok,  insanoğlunun yeryüzündeki etkinliklerinin yol açtığı gözle görülebilir olan olumsuz sonuçlar. Karşılaştığımız dev çöp yığınları, iklim değişiklikleri insan eli ile yaratılan antroposen çağının basın yolu görünür olan bir kaç yanından biri.

Bienalin böyle bir çevre içinde, bu başlıkla düzenlenmesinin amacını, sanatçı ve düşünürlere düşen görevi, Bourriaud şöyle açıklıyor: “Yedinci kıtayı kavrayabilmemiz için bizlere sanatçıların antenleri, onların tercümanlığı, onların antropolog damarı lazım. İsterim ki bu sergiyi gezmeye gelenler, her ne kadar sunulan şeyler aşina gelse de, her sanatçıyı uzaklardaki bir toplumdan haber getiren biri gibi görsün.”

Bieanal Mekanları

Bienal,  Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin Tophane’deki yeni binası, Pera Müzesi ve Büyükada’da düzenlenecek ve bu mekanlarda 25 ülkeden 56 sanatçının 220’den fazla işi sergilenecek. Resmi  duyuru içinde yer alan Haliç tersanesi daha sonra çevresel koşullardaki olumsuzluk nedeniyle Bienal mekanları arasından çıkarılmıştı.

Bienalle eşzamanlı gerçekleşen çok sayıda etkinlik de bulunuyor. Bu sergi ve etkinlikler ise; İstanbul Modern, Borusan Contemporary, Yapı Kredi Kültür Sanat, Akbank Sanat, Arter, Salt, Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi, Pilevneli Gallery, Evliyagil Dolapdere, Istanbul’74, 23.5 Hrant Dink Hafıza Mekânı, Meşher, Leica Galeri İstanbul&Ara Güler Müzesi, Galerist, X-Ist, Mixer, Dirimart, Anna Laudel Gallery, Elgiz Müzesi, Adalar Denizle Yaşam ve Spor Kulübü Derneği’nde gerçekleştirilecek.

Bienal Kapsamındaki Söyleşiler Spotify’dan Dinlenebilecek

Yedinci Kıta’yı farklı açılardan ele alan bir podcast dizisi de hazırlandı. Bu  dizide sanatçılar, bienal ekibi, akademisyenler ve farklı meslekten konuklarla Antroposen ve ekoloji alanında yapılmış konuşmalar yer alıyor. Hazırlanan bu söyleşiler dizisi, Spotify’dan dinlenebilecek.

16. İstanbul Bienali, 14 Eylül – 10 Kasım 2019 tarihlerinde tüm mekânlarda ücretsiz olarak ziyaret edilebilir.

 

(Kaynak: bienal.iksv.org, hurriyet.com.tr, görsel: t24.com.tr)

 

İKSV, Haliç Tersanesini Bienal Mekanları Arasından Çıkarma Kararı Aldı.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), tarafından Yedinci Kıta başlığıyla gerçekleştirilecek 16. İstanbul Bienali’nin gerçekleştirileceği Haliç Tersanesinin bienal mekanları arasından çıkarılması kararı alındı.

İKSV, ‘den yapılan resmi açıklamada, Haliç Tersanelerinde inşaat yapım sürecinin ve eski binalardaki asbestli malzemelerin temizlik çalışmalarının henüz tamamlanamadığı vurgulanarak;  İKSV’nin, çevre ve insan sağlığı üzerinde oluşabilecek riskler ve zaman da göz önüne alınarak, Tersane İstanbul’un bienal mekânları arasında yer almamasına karar verdiği belirtildi.

İstanbul Bienali 1987’den bu yana  şehre geçici ve kalıcı sanat mekânları kazandırılmasına ve kamunun kullanımına açık olmayan mekânların sanatla yeniden keşfedilmesini sağlamıştı. Bu yıl düzenlenecek olan Yedinci Kıta başlıklı 16. İstanbul Bienali ile, İstanbul’un 600 yıllık tarihi tersane binalarının ilk kez kamuya açık bir etkinliğe ev sahipliği yaparak; İstanbul kentinin yeni bir sanat ve kültür mekanı kazandırılması amaçlanmıştı.

Bienalin gerçekleştirileceği yeni mekân olarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi olarak belirlendi.

 

(Kaynak: bienal.iksv.org)

 

Haliç Tersanesi, 16. İstanbul Bienali’nin Ana Mekanı Olarak Belirlendi

İstanbul Kültür Ve Sanat Vakfı – İKSV, 16. İstanbul Bienali’nin Haliç Tersanesi, Büyükada ve Pera Müzesi’nde  gerçekleştireceğini internet sitesinde duyurdu.

Bienalin ana mekanı olarak belirlenen İstanbul’un tarihi tersane binaları, ilk kez İstanbul Bienali’yle birlikte kamuya açık bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor.

Küratörlüğünü Nicolas Bourriaud’nun üstlendiği Yedinci Kıta başlıklı 16. İstanbul Bienali,  14 Eylül – 10 Kasım 2019 tarihleri arasında düzenleniyor.

Başlığını okyanuslarda yüzen devasa atık yığınına bilim çevrelerinin yakıştırdığı anlamlı bir tanımlama olan yedinci kıta’dan alan bienal, insanların sebep olduğu (doğal veya kültürel) atıklara antropoloji veya arkeolojinin araçlarıyla bakan güncel sanat çalışmalarına yer veriyor. Böylece sanat ve ekoloji arasındaki ilişkiyi de tartışmaya açmayı amaçlıyor.

Bourriaud, her bir mekânın, serginin bir yönüne karşılık geldiğini belirtiyor.

Ana mekan olarak belirlenen Haliç Tersanesi mekanını “(…) genişletilmiş antropoloji için bir yer olacak: insanların, hayvanların, bitkisel formların ve makinelerin cilveleştiği, iletişim kurma arayışıyla birbirlerine bağlandıkları bir dünyanın tanımı ve analizi olarak sanat” olarak tanımlarken;

Pera Müzesi’ni, paralel dünyalara ait bir antropoloji müzesine, kurmaca arkeoloji ve tarihi yeniden icat eden sanatçılar için bir yere dönüştürüleceğini; Bienalin diğer ayağı olan Büyükada’nın ise, sanatçıların evleri ve eski binaları mesken edinecekleri, bir dizi projeyi barındıracak biçimde planlandığını belirtiyor.

Bienal kapsamında altmıştan fazla sanatçının eserleri, Tersane İstanbul, Pera Müzesi ve Büyükada’da ziyaret edilebilecek.

Etkinliğe katılacak sanatçıların tam listesi haziran ayında duyurulacak.

 

(Kaynak: bienal.iksv.org)

 

Deniz Mülteciliğini Konu Alan “Styx”, 37. İstanbul Film Festivali’nde Gösterilecek

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından bu yıl 37. si düzenlenen İstanbul Film Festivali’nin programında yönetmenliğini Wolfgang Fischer’in yaptığı Styx adlı film yer alıyor.

Film, 40 yaşlarında Avrupalı bir kadın doktor Rike’ın teknesiyle çıktığı tatilin mülteci kriziyle nasıl kesiştiğini anlatıyor. Rike, Cebelitarık’tan teknesiyle tek başına okyanusa açılarak, Ascunsion adasına doğru yola çıkar; ancak bu yolculukta kötü durumdaki bir mülteci teknesiyle karşılaşır.

styx

Filmin üzerine kurulduğu bu deniz gezisi öyküsü, Batı uygarlığının yaşam ve düşünce tarzına bir eleştri niteliğinde. Deniz mülteciliğinin acımasız yüzü ile karşılaşan batılı figürün şahsında; düzenli, huzurlu, tasasız yaşamlarını sürdüren Avrupalıların hümanizmasının ve umudunun okyanus sularında çaresizlikle yok oluşunu dile getiren film,  az diyaloga yer veren senaryosuyla günümüzün en zorlu toplumsal sıkıntılarından birini ele alıyor.

styx 2

Styx’in  ilk gösterimi, 2018 Şubat ayında Berlin Film Festivali – Berlinale’nin Panorama bölümünde yapılmıştı.

Film, İstanbul Film Festivali programında 13 Nisan’da Beyoğlu, 14 Nisan’da Cinemaximum City’s 7 ve 16 Nisan’da Rexx’te izleyici karşısına çıkacak.

 

(Kaynak: iksv.org, europa-cinemas.org, berlinale.de)