Boğaziçi Buluşmaları’nda “Dünden Bugüne Boğaziçi Fotoğrafları”
S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi, Boğaziçi’ni her yönüyle ele alan “Boğaziçi Buluşmaları” başlıklı konferans serisine ev sahipliği yapmaya devam ediyor.
Beşincisi düzenlenecek olan Boğaziçi Buluşmaları’nda Dünden Bugüne Boğaziçi Fotoğrafları başlıklı konferans, Fotoğraf Tarihi Uzmanı, Yazar ve Küratör Engin Özendes’in anlatımıyla gerçekleştirilecek.
Katılımcılar, sunumda Osmanlı dönemi fotoğrafçılarının ünlü isimlerinden Basile (Vasili) Kargopoulo, Pascal Sébah, Abdullah Frères, Gülmez Kardeşler, Guillaume Berggren, Bahriyeli Ali Sami ve Pierre Loti’in gözünden Boğaziçi’nin 19. yüzyıldaki durumunu ayrıca; Cumhuriyet döneminin fotoğrafçılarından Othmar Pferschy’nin ve 60’lı yıllardan Ara Güler’in ve günümüzden fotoğraf sanatçılarının eserlerini izleme olanağını bulacak.
“Dünden Bugüne Boğaziçi Fotoğrafları”, 24 Aralık Cumartesi günü, saat 14.00’de Sakıp Sabancı Müzesinde…
(Haber Kaynakları: http://sakipsabancimuzesi.org/)
Ne Biçim ? Ne İçerik ? : Kabataş Martı Projesi
( Skop‘tan alıntılanan yazı, Kabataş Martı Projesi: İstanbul’un Dubaileştirilmesi ve Mimarın Etiği başlığı ile yayınlanmıştır.)
Kabataş Martı Projesi: İstanbul’un Dubaileştirilmesi ve Mimarın Etiği
Yazar: Cihan Uzunçarşılı Baysal
Kentsel Mekânın Dubaileştirilmesi
Dubaileşme ya da Dubaileştirilme[1] literatüre çok yakınlarda giren bir kavram. Bir zamanların mütevazı balıkçı kasabası ve kaçakçıların sığınağı Dubai’nin, Körfez sermayesi tarafından keşfiyle, gösterinin ve imajın ölçütünün şirazesinden çıktığı, tüketim çılgınlığının tavan yaptığı bir yapay cennete, bir küresel kent ikonuna dönüştürülüşünü tanımlıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde, Basra Körfezi boyunca yer alan Dubai’nin kavurucu iklimi gibi burnunun dibindeki savaş bölgeleri de cazibesine halel getirmiyor ve yepyeni bir kentsel marka olarak pazara çıkıyor. İş bitirici, girişimci Emir’i ya da daha doğru bir tanımlamayla kentini pazarlayan CEO’su, Muhammed el-Maktum’un becerikli ellerindeki Dubai, küresel sermayeyi cezbetmeyi başararak hayal mühendisliği kentleşmesinin ve gösteri toplumunun en başarılı örneği oluyor; öyle ki kapitalizmin bir diğer arzu nesnesi, çölde yoktan var edilen Las Vegas kentine bile nal toplattırıyor![2]
Mike Davis, “Dubai’de Kum, Korku ve Para” adlı makalesinde[3] kente ait ilk izlenimini uçaktan aktarır: “Uçağınız alçalmaya başlarken, cama yapışıp kalırsınız. Aşağıdaki manzara olağanüstü şaşırtıcıdır”. Hilaller içinde palmiyeler formundaki yapay adalar ve buralardan yükselen eğlence parkları, lüks oteller ile alışveriş merkezlerinden oluşan gökdelenler ormanı, yüksek katlı ikonik binalar, binlerce malikâne, dünyanın en büyük marinası, Ege’den Endülüs’e, Piramitlerden Coloseum’a replika kentler, anıtlar… Konukları görsel bir şenlik karşılar. Göz şenliği, kızgın çölde, kar yağdırıp kayak yaptıracak kadar çılgın projelerle devam eder; yeter ki cebinizde bol paranız olsun![4]

Gösterinin hemen her alanı ele geçirdiği çağımızda, kitle iletişim araçlarındaki teknolojik gelişmelerden beslenen medya ve sosyal medya vasıtasıyla imajın üstünlüğü yüceltilmekte ve küreselleştirilmekte. Bu çerçevede, mimarlığın da imaj/gösteri tarafından ele geçirilişine şahit olmaktayız. Yerelin kimliğiyle ilgisiz, mekânla bağlamı olmayan, bölgenin tarihinden ve kültüründen kopuk, gerçeklikten uzak, salt gösteri toplumunun arzu ve taleplerine göre şekillendirilmiş, imajı öne çıkartan kentsel mekânlar inşa edilmekte. Mimari, yerelin kimliğini ya da mekânın içeriğinin özgünlüğünü/otantikliğini sunmak yerine fantezilere ve planlama kaprislerine indirgenirken, çok yıldızlı mimarlar da hayal mühendisliği yaparak yapay cennetler, ikonik mekânlar ve binalar inşa etmekteler. David Harvey, bir mülakatında, 1960’larda mimarların çoğunun kendilerini “urbanist” saydıklarından salt binaları değil kenti ve kentsel bağlamı da göz önünde tuttuklarını anlatır. Oysa günümüzde, mimarlığın başına gelen şeylerden biri –ki Harvey bundan üzüntü duymaktadır– bir zamanlar kentsellikle ilgilenen mimarların şimdi artık sadece mimari projelerin özelliklerine odaklanmaları ve binaların inşaatıyla ilgilenerek bunların birer parçası oldukları kentsel bağlamı unutmalarıdır.[5]
Öte yandan, bu şekilde bağlamından kopuk bir kent inşasının şahikası olan Dubai, başta Ortadoğu ve Asya kentleri olmak üzere diğer kentler açısından varılması gereken bir hedef ve amaç olmuştur. Küresel bir markaya dönüşmüş Dubai’deki gibi ‘en yüksek, en uzun, en büyük, en dikkat çekici, en heyecan verici, en…binaları/mekânları/altyapı projelerini’ inşa etmeye çalışan kentler Dubai gibi olmak için birbirleriyle yarışmaktalar. Böylece, neoliberalizmin kentleşmesinde, Dubai örneği diğer kentleri etkileyerek ele geçirmekte, kendine benzetmekte, kısaca Dubaileştirmektedir. Bu durumda, Dubai’de ya da Dubaileştirilmiş mekânlarda var olmak hem her yerde hem de hiçbir yerde olmak anlamına gelmektedir. Mekânın ruhunun, özgünlüğünün imaj tarafından katledilişine ve bu katliamda mimarın failliğine şahit olmaktayız.
Zurnanın zırt dediği yere gelirsek… Böyle bir yapay cennet nelerin üzerini örtmektedir? İkonik imajın ardında saklanan gerçeklikler nelerdir? Guy Debord, Gösteri Toplumu adlı eserinde tüketim toplumunu eleştirir. Debord’a göre, gösteri, kendini asla sorgulanamayacak ulaşılmaz bir gerçeklik olarak sunar ve böylece görünenin iyi olduğunu dayatarak kitleleri kolaylıkla boyunduruğu altına alır. Kentsel gelişme modeli olarak salt imajlara, ikonik binalara/mekânlara odaklanan ve görünenin iyi olduğunu/mutluluk getirdiğini dayatan Dubaileşmenin cilalı imajı, aslında, yerel olanın, otantik olanın yok edilişi, çevre ve doğaya verilen geri dönüşsüz zararlar, ikonik kentleşmeye yer açmak için yerel nüfusların ve alt gelir gruplarının zorla tahliyeleri, mülksüzleştirilmeleri, emekçi cinayetleri, toplama kampı misali inşaat şantiyeleri, sosyo-mekânsal olarak ayrışan kentler, kentsel kamusal alanların özelleştirilmeleri, kenti kent yapan niteliklerin kaybı vb. bil cümle acıtıcı gerçeklik barındırır.
Mike Davis’in yukarıda alıntıladığımız makalesinin yer aldığı kitabın ismi Kötücül Cennetler’ dir. David Harvey’in (2008) altını çizdiği üzere, bu kötücül cennetlerde, “Ortadoğu’da Dubai ve Abu Dabi gibi yerlerde, petrol zenginliğinden kaynaklanan artığı mümkün olan en göze çarpan, toplumsal olarak adil olmayan ve çevresel olarak savurgan yollardan silip süpüren, suç açısından saçma değilse de şaşırtıcı büyük-kentleşme projeleri ortaya çıktı”.[6] Harvey bu sözleri 2008 yılında değil bugün söylemiş olsaydı, hiç kuşkusuz listeye İstanbul’u da eklerdi. Kentliler için yaşanabilecek, gelecek nesiller içinse sürdürülebilir bir kent yaratmak yerine, dünyanın en büyük havalimanı, en geniş köprüsü, en büyük dolgu parkı, en uzun denizaltı yürüyüş tüneli gibi en…en… mekânlar ile ikonik binalar inşaatına odaklanmış girişimci merkezî ve yerel yönetimlerimiz, İstanbul’un doğasına, çevresine, tarihine, kültürüne, nüfuslarına geri dönülmez zararlar vererek İstanbul’u el birliğiyle bir kötücül cennete dönüştürmekteler. İstanbul’un Dubaileştirilmesine giden yolu döşeyen, işbirlikçi mimarın, plancının, kurul üyesinin, üniversitenin failliğinin de ayrıca not düşülmesi gerek.
Kabataş Transfer Merkezi Projesi ve Mücadele
Bu bağlamda Kabataş’a yapılacak kanat çırpan martı formundaki dev transfer merkezinin kent düzlemine tercümesi, görselliğin/imajın ön plana çıkartılmasıyla tüketim toplumuna yönelik ikonik kentleşmenin, Dubaileşmenin, kentin çok önemli bir tarihî bölgesini ele geçirmesidir.
Proje kamuoyunca yeni duyulmuş olsa da, doktoralı mimar belediye başkanımız Kadir Topbaş’ın 2008’den bu yana hayaliydi. Bir kısmı deniz doldurularak yapılacak devasa transfer merkezinin çevresinde lokantalar ve kafeler, zemin altında da dükkânlar, sergi ve müze salonları ile 1000 araçlık bir otopark yer alacağından, İBB her ne kadar “AVM yapılmayacak” dese de küçük ölçekli muadilleri vasıtasıyla martının kanatları altından epey rant beklendiği açıktır ve zaten gösterinin ardındaki gerçeklik de tüketim, daha çok tüketim, her vesileyle tüketimdir! Depremini bekleyen kentte dolgu alanların risklerini ya da deniz ekosistemlerine zararlarını açmaya gerek yok ama mesele cilalı imaj ardındaki rant ise gerisi laf-ı güzaf; insan hayatı bile!
Mimar Sinan’ın özel eseri Fındıklı’daki Molla Çelebi Camii’nin kuzey tarafındaki bahçe duvarı sınırı hizasından başlayacak proje, yine önemli bir mimarımız, Balyan’ın Bezmi Alem Valide Sultan Camii’ne uzanarak Dolmabahçe Sarayı’nın silüetini de etki alanı içine alacak. Saaadet Özen’in Magma Baykuş’ta yer alan ilgili yazısıyla devam edersek, “Denizden bakıldığında Dolmabahçe Sarayı’nın siluetinin yanına herhangi bir yapıyı yakıştırabilmek için…yüzlerce kez düşünülmesi… gerekirken”,[7] tepeden inme bir ben yaptım oldu projesinden çıkan devasa martı kuşu bu tarihî bölgeyi ve özellikle Mimar Sinan’ın denizden görünümü eşsiz Molla Çelebi Camii’ni tamamen bloke edeceği gibi, Kabataş’tan görünen tarihî yarımada manzarasına da devasa martı kanatları çakacak.
Projenin hem mimarı hem de yüklenicisi olan Hakan Kıran, boynuzlu ucubesi Haliç Köprüsü ile muhteşem Süleymaniye’nin siluetini katletmemiş, Sinan’ın bir başka önemli eseri Sokullu Mehmet Paşa Camii’ni ve Topkapı Sarayı ve çevresinin eşsiz manzarasını bloke etmemiş gibi şimdi de Aşkabat Havalimanı’ndan esinlenmiş çakma kuş projesiyle Kabataş’ı tarihinden, mekânından, hafızasından kopartarak Dubaileştirecek. Nitekim, projeye karşı itirazlarını yükseltenlere İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından yollanan notta yer alan “Bu meydanla İstanbul’un marka değerinin arttırılmasına ve uluslararası tanınırlığına katkıda bulunmak da hedeflenmiştir” cümlesi sirkatin söylemedir. İstanbul Kent Savunması’nın (İKS) öne sürdüğü üzere çok mütevazı bir projeyle ve kısa bir süre içinde Kabataş Meydanı ve ulaşım ağı pekâlâ düzenlenebilecekken, amaç ikonik martıyla kentin marka değerini artırmaktır.

Fatih’in 500 küsur yıllık tersaneleri üzerine kurulmak istenen Haliçport’tan başlayacak olan soylulaştırma, ticarileştirme, yayasızlaştırma, lüks oteller bölgesine dönüştürülmekte olan Karaköy’de kurvaziyer turizmine yönelik Galataport projesiyle devam ederek Kabataş’ta sonlanacaktır. Fındıklı-Kabataş arası, kentin en keyifli yürüyüş güzergâhlarından, kullanım alanlarından biri daha gasp edilecektir. Emeğin mekânı tersaneler, tarihinden, mekânından, bağlamından kopuk, tamamen ticari ve turistik amaçlı dönme dolaplı, otelli, alışveriş merkezli Haliçport projesi ile Dubaileşirken, Kabataş’taki ikonik martı, İstanbul’un Dubaileştirilmesine kanat çırpacaktır!
İBB’nin İKS üyelerine gönderdiği görselli açıklamada, Kabataş ile Üsküdar arasında İstanbul Boğazı’nın altından geçen 1,9 km uzunluğunda bir yaya geçiş tüneli de bulunmaktadır. Bu yazı kaleme alınırken, Üsküdar’a Harem Otogarı’ndan boşalacak bölgeye, Londra’daki dev dönme dolap London Eye’ın aynısının yapılacağı haberleri basına çıkmıştır. Tek fark, İstanbul Eye, Avrupa’nın “en büyüğü” olacaktır.[8] Böylece, denizin altından yürüyerek İstanbul Eye’a binenler, karşılarındaki devasa bloka bakıp, “İşte martı gördük” diyebilirler! Dünyanın en güzel deniz yollarından birine sahip İstanbul’un sakinleri, denizin üzerinden gitmek ve gerçek martılarla simit paylaşmak yerine hangi akla hizmet denizin altından gitmeyi tercih etsinler? Sözü yine İKS’ye verirsek, buradaki asıl amaç devasa bir yapı ve ek inşaatlar vasıtasıyla rant sağlanmasıdır. Transfer merkezi için bu kadar büyük bir inşaat projesine ihtiyaç yoktur ve bu devasa projenin hiçbir kamu yararı da yoktur.[9]
İstanbul Kent Savunması, projenin ilk duyulduğu günden itibaren detaylara ulaşmayı ve halkı bilgilendirmeyi görev edindi. Gayri şeffaf, anti demokratik, tepeden inme projeye karşı ardı ardına basın açıklamaları yaptı; el ilanları ve broşürlerle projenin tarihî alana, çevreye ve doğaya vereceği zararları ve ayrıca hukuksuzluğunu İstanbullulara aylarca yerinden, Kabataş’tan anlattı. OHAL sürecinde de meydan kapatılana dek Kabataş nöbetlerini kesintisiz devam ettirdi.[10] Burada ilginç olan, OHAL’e ve baskıcı ortama karşın, İstanbulluların koşa koşa imza atmaya gelmeleri; meydanı ve iskelelerini sahiplenmeleriydi. Toplanan 20.000 imza Büyükşehir’e teslim edildi; ancak Gezi ertesinde bir otobüs durağının yerini dahi halka soracağını ilan eden Belediye Başkanı, sözlerini unuttu, halkın taleplerini kaale almadığı gibi iktidarın olağan taktiğini kullanarak iskelelerine, kentine sahip çıkanları provokasyonla suçladı.[11] Girişimci, pazarlayıcı yönetimden aksini beklemek sürpriz olurdu. Peki ya projenin mimarı Hakan Kıran’dan?
Ya da soruyu genel olarak sorarsak, binlerce yıllık geçmişi, tarihi, özgün mekânlarıyla çok özel bir kent olan İstanbul’u İstanbul olmaktan çıkartan/çıkartacak projelerin altında imzası olanların, geriye dönüp baktıklarında nasıl bir vicdan muhasebesi yaptıklarını; ya da böyle bir yüzleşme yapabilme ahlakına sahip olup olmadıklarını sorsak?

Mimarın Etiği
Prof. Arif Hasan, Asya Barınma Hakkı Koalisyonu kurucusu, uluslararası ödüllere sahip Pakistanlı bir şehir plancı ve mimar. An Alternative to the World Class City Concept isimli çalışmasında, dünyadaki marka kent gidişatına karşın alternatif bir kent modeli arar ve önerilerini şöyle sıralar:
Kentsel projeler: 1) Bölgenin ekolojisini tahrip etmemeli; 2) Orta-alt ve alt gelir gruplarının ihtiyaç ve çıkarları doğrultusunda olmalı; 3) Kentsel rant yerine sosyal ve çevresel etmenleri dikkate almalı; 4) Somut ve somut olmayan kültürel mirası korumalı. Kendisi, bazı mimari projelerindeki tamir edilemez zararı görerek, 1983’te Hipokrat yemini benzeri bir yemin yaratmış ve hep sadık kalmıştır:
Ekolojiyi ve çevreyi tamir edilemez bir şekilde zarara uğratacak projelerde yer almayacağıma; yoksulluğu artıran, insanları yerlerinden eden ve somut olmayan kültürel miras değerlerini, çok-sınıflı kamusal alanları ve binaları yok eden projeler yapmayacağıma; bunları gerçekleştiren tüm projelere karşı çıkacağıma ve uygulanabilir alternatif projeler geliştireceğime…
Hasan, yaşadığı kent Karaçi’nin geldiği noktayı anlatırken önemli bir gerçeğe de parmak basar: “Eğer kentimdeki diğer 20 önemli mimar daha benzer bir yemin etmiş olsalardı, muhtemelen çok farklı bir kentte yaşıyor olacaktık.”[12]
İstanbul’u İstanbul olmaktan çıkartarak Dubaileştiren projelerin altında imzası olanlardan Arif Hasan olmalarını bekleyebilir miyiz? Hasan’ın vurguladığı üzere, çevre ve insan sevgisinden yoksunların bu ilkeleri gerçekleştirmeleri zordur. Yerel yönetimlerin bol kazançlı projeleri önünde sıraya girmek yerine her biri İstanbul için idam fermanı olan bu projeleri elinin tersiyle itme ahlakını gösterebilecek, Arif Hasan’ın ettiği yemin benzeri bir andı kıblesi kılacak kaç çok yıldızlı mimarımız vardır? Ama o zaman o çok yıldızlı mimarlık ofislerinin ve rant kapılarının kapanma, yanlarında çalışanların ve kendilerinin de işsiz kalma tehlikesi olacaktır değil mi?!
Son Söz
Belleği silinen, ruhunu kaybeden, özgün mekânları, tarihi ve kültürü Dubai’ye koşulan, sahili, ormanı, bostanı, denizi tahrip edilen ve son kertede İstanbul’dan gayri her şeye benzeyecek olan bu kentte “Simit sat onurlu yaşa!” çağrısını İstanbulkırım failleri mimar ve plancılara hatırlatırken, İstanbul’un Arif Hasanlarının da elbet bir gün ortaya çıkacağı inancı ve umuduyla mücadeleye devam!

[1] Dubaization olarak geçmekte. Konuyla ilgili www.dubaization.com Dubai ile ilgili olarak: Yasser Elsheshtawy; Dubai-Behind an Urban Spectacle, Routledge 2013.
[2] Mike Davis ; Daniel Bertrand Monk (ed) Dreamworlds of Neoliberalism-Evil Paradises. Mike Davis; ‘Sand, Fear and Money in Dubai’ 48-69 ; 2007.
[3] age
[4] age
[5] The Insurgent Architect https://vimeo.com/urbannext/david-harvey
[7] Saadet Özen; ‘Kör Kazma Kabataş’ta’; Magma Baykuş; Eylül 2016.
[9] İstanbul Kent Savunması: 10 Maddede Kabataş Martı Projesine Hayırhttp://www.yapi.com.tr/haberler/10-maddede-kabatas-marti-projesine-hayir_146763.html
[11] http://www.birgun.net/haber-detay/istanbul-kent-savunmasi-ndan-ibb-ye-kabatas-yaniti-121943.html
[12] http://www.pps.org/blog/the-ethics-of-building-great-communities/?mc_cid=727c2b891f&mc_eid=6cbd3f6308
Burtynsky’nin Fotoğraflarında Gemi Söküm Bataklıkları
( Alıntılanan bu yazı, Sanat Blog‘da , “Sökülecek Gemiler Hindistan’a” başlığı ile yayınlanmıştır…)
“Gemi söküm işi, çevreye ve çalışanlara çok zarar veren atık bertaraf faaliyetlerinden biri. Kullanım sürelerini doldurmuş gemiler parçalara ayrılırken ortaya çıkan zararlı maddeler, belli standartlarda depolanmaz ve imha edilmezse, hem bu işi yapan kişilerin hayatlarını büyük tehdit altına alıyor, hem de söküm işleminin yapıldığı sahilleri hastalıklı yeryüzü şekillerine çeviriyor. Belli standartlarda imha edilmezlerse diyorum ama, bu standartlar zaten genelde raporlarda ve anlaşmalarda yazılıp çizilen, gerçekte de neredeyse hiç uygulanmayan standartlar. Çünkü, bu standartları uygulamak çok pahalı ve ömrünü tamamlamış gemilerinden kurtulmak isteyen Batılı şirketlerin hiç de katlanmak istediği bir maliyet değil. Yani asbesti demirinden pahalıya geliyor işin.
Durum böyle olunca sektördeki iş akışı şu şekilde oluyor: Neredeyse tamamı Batılı kalantor armatörlere ait olan hayalet gemiler, beş kuruşa bu tehlikeli işi yapacak gelişmekte olan ülkelere doğru yola çıkıyor. Bu ülkelerin çöle benzer sahillerinde park ediyor ve zehir saçmaya başlıyor. Bunu gören sivil toplum kuruluşları (Türkiye’de bu işi Uğur Dündar üstlenmişti bi’ ara hatırlarsanız), Batı’yı adam etmek için sürekli olarak savaşıyor ama işin maliyeti bir türlü kurtarmıyor, insanlar ölmeye devam ediyor. Bu ölü gemi sahiplerinin ülkelerinde bir kişi ölse ne yaygara kopar bir düşünsenize. Ama Bangladeş’te her sene kırk, elli genç insan ölünce kabul edilir bir risk oluyor, hem Batı için hem de Doğu için.”

“Edward Burtynsky şantiyeler, madenler, petrol kuyuları, okyanusun ortasına kurulmuş yapılar gibi pek alışılmamış mekanların fotoğraflarını çeken Kanadalı ünlü bir sanatçı. Aşağıdaki fotoğrafları 2000 ve 2001 yıllarında Bangladeş’te çekmiş. Bu fotoğraflar, gemi söküm bataklıklarının neye benzediğini detayları ile gözler önüne seriyor.”





Karadeniz’den Marmara’ya – “İki Deniz Arası”nı Yürümek…
Serkan Taycan’ın “İki Deniz Arası” (Between Two Seas), ilk olarak 2013 yılında 13. İstanbul Bienali’nde sergilendi. Aslında proje, bunun öncesine; Taycan’ın İstanbul’un yaşadığı dönüşümü kayıt altına almak amacıyla başlamış olduğu 2010 yılındaki bir fotoğraf projesine dayanıyor. İstanbul’un çevresini oluşturan coğrafyadaki yürüyüşleri; yeni yerler keşfetmek, ve buralardan fotoğraflar çekerek belgelemeye yönelik olarak ilerleyen çalışması, orada olma durumunun yarattığı etkinin gücünü anlaması ile farklı bir boyut kazanıyor.
Taycan, orda olma durumunun fotoğraflarla yakalanan görünümlerden çok etkili olduğunu fark etmesi ile İstanbul’un yaşadığı inşaat etkinliklerinin yarattığı dönüşümü ve ekolojik çöküşün ürkütücü deneyimine başkalarının da tanıklık edebilmesi için dünyadaki diğer örneklerinden yola çıkarak bir yürüyüş rotası hazırlamaya karar veriyor.
Böylece “İki Deniz Arası” ortaya çıkıyor…

İstanbul’un batısında Karadeniz ve Marmara Denizi arasındaki bu her biri 15’er kilometre den oluşan 4 günlük yürüyüş rotası toplamda 60 kilometreden oluşuyor. 2013 yılından beri kişi ve gruplar, bu rotayı izleyerek yürüyüş yapıyor ve tanıklık ettikleri görüntülerin görsellerini İki Deniz Arası’nın facebook hesabında paylaşıyorlar. Bu yürüyüş denizden kırsala, köye, kent çeperine, kent merkezine doğru ilerleyen 4 günlük yolculuk olarak bir başka denizin sınırladığı rota olarak sona eriyor.
Yürüyüş aşamaları, şu coğrafi konumlardan oluşuyor:
1 – Yeniköy (Karadeniz sahili) – Baklalı Köyü
2 – Baklalı Köyü – Sazlıbosna
3 – Sazlıbosna – Yarımburgaz Mağarası
4 – Yarımburgaz Mağarası – Küçükçekmece, Menekşe Plajı (Marmara sahili)
Kentli bireyin yaşadığı kentin sınırlarında dolaşarak yeni bir algı edinmesini sağlayan bu çalışma, İstanbul’un iki deniz arasındaki konumunu ve denizle olan ilişkisini de yeniden keşfetmesini sağlıyor…
(Aşağıdaki görseller İki Deniz Arası‘nın facebook adresinden alınmıştır)









Serkan Taycan’ın TEDx’te 2014 yılında gerçekleştirmiş olduğu konuşma :
(Haber Kaynakları: saha.org.tr, facebook.com/ikidenizarasi/, yoldanciktim.com)
13. Çocuk Filmleri Festivali’nde “Deniz Tutkusu”
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ile Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK), Türkiye’nin çocuklara yönelik ilk film festivali olan Çocuk Filmleri Festivali’ni düzenliyor…
Bu yıl 29 Kasım 2016 tarihinde Eskişehir’de gerçekleşecek olan Çocuk Filmleri Festivali’nin 13. sü “Deniz Tutkusu'”nu açılış filmi olarak gösteriyor. Film, daha daha önce de, KLIK! Amsterdam Animasyon Festivali (Hollanda, 2015) ve Toronto Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali (Kanada, 2016) gibi etkinliklerde ödül kazanmış bir yapım. Film, çocukluğundan beri en büyük tutkusu, denizin altında yaşamak Jonas’ın, düşünü gerçekleştirme çabasını konu alıyor…
“Ama denizin altında yaşamak imkânsızdır, değil mi? Acaba gerçekten öyle mi?”
Sorusu ile çocukların aklına, yaramazlıktan yaratıcılığa, binbir düşünce getiren filmin yapımcılığını Roel Oude Nijhuis, Gijs Kerbosch, Gijs Determeijer; yönetmenliğini Marlies van der Wel; senaristliğini ise Ruben Picavetve ve Marlies van der Wel yapıyor.
Aynı zamanda “Deniz Tutkusu”, ‘Sesli Betimleme Derneği’ tarafından engelli çocuklarımızın da rahatlıkla izleyebilmesi için, özel anlatıyla seslendirilmiş.
Eskişehir’de yaşayanlar ve Eskişehir’e yolu düşenler “Deniz Tutkusu”nu Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kültür Sanat ve Kongre Merkezi’nde izleyebilirler.



Deniz Tutkusu Tanım Videosu:
(Kaynaklar: jonasandthesea.com, cocukfestivali.tursak.org.tr)
Meriç Tuna’nın Kübik Evreni ve Su Küre
Türkiye’de de gösterime giren Başlangıç (Inception), Yıldızlararası (Interstellar) filmleri alışılmışın dışındaki bir fiziksel gerçekliğe sahip dünyanın nasıl gözükeceğine ilişkin şaşırtıcı görsellikler sunuyordu.
Gelişen dijital teknolojilerin desteğini alarak beyaz perdede yaratılan bu yeni dünyalar, çok sayıda sanatçıya da ilham verdi. Bu etkileşimin izleri Meriç Tuna’nın başarılı dijital çalışmalarında da gözlemleniyor.
Eğilmiş, bükülmüş, bir küp prizmaya çevrilmiş olan yer küre kadar; su kürenin de biçimsel yorumu oldukça ilginç bir görsel deneyim sunuyor.
Tuna’nın çalışmalarını instagram hesabından izleyebilirsiniz.





(Kaynak: sanatblog.com)
Kim Kimi Güverteden Atar?
Oliver Ressler’in Salt Galata’da açılan Kim Kimi Güverteden Atar? adlı sergisi, sanatçının son 12 yıldaki üretimlerinden oluşuyor. Sergi; göç, sınırlar, yurttaşlık, sermaye ve alternatif ekonomileri irdeleyen fotoğraf işleri, duvar yazıları, filmler ve yerleştirmeleri bir araya getiriyor.
Ressler’in disiplinlerarası çalışmaları, güncel sorunları süregelen bir küresel krizin iç içe geçmiş yüzleri olarak okunabileceği söylemi üzerinden ortaya koyuyor.
Sergide, There are no Syrian refugees in Turkey [Türkiye’de Suriyeli mülteci yok], Emergency Turned Upside-Down [Acil Durum Tepetaklak], Dario Azzellini ile ortak üretimi olan üç kanallı video yerleştirmesi Occupy, Resist, Produce [İşgal Et, Diren, Üret] (2014/2015), Ressler ile Zanny Begg’in birlikte ürettiği The Right of Passage [Geçiş Hakkı] (2013) filmi, Property is Theft [Mülkiyet Hırsızlıktır] (2014/16), Martin Krenn ile ortak olarak üretilen bir afiş (2004), Emergency Turned Upside-Down [Acil Durum Tepetaklak], SALT Galata’nın sergi mekanın dışında sunulan Too big to fail [İflas için çok büyük] (2011) adlarının taşıyan çalışmalar yer alıyor.
Özellikle Stranded [Kıyıya Vurmuş] ve The economy is wounded – let it die! [Ekonomi yaralı – bırakın ölsün!] adlı çalışmalar konunun biçimsel ve içerik olarak olarak denizle kurduğu ilişki bakımından dikkat çekici….


Stranded (2015)
Stranded [Kıyıya Vurmuş], fotoğraf dizisindeki kıyıya vurmuş erkek bedenleri, tıpkı politikacı ve yöneticiler gibi takım elbise giymektedir. Bu fotoğraflar, mevcut ekonomik düzendeki yöneticilerin -şirketlerin kâr etmesi ve insanların ölmesi dışında bir alternatif olmadığını iddia edenlerin- önce işten, sonra da güverteden atılmasının olası sonuçlarını irdeliyor.

The economy is wounded – let it die! (2016)
Stranded, bir diğer büyük ölçekteki dijital baskı olan The economy is wounded – let it die! [Ekonomi yaralı – bırakın ölsün!] ile doğrudan bağlantılıdır. Burada, her gün yeni ekolojik ve toplumsal felaketlere yol açan küresel ticarete bağımlı durumda olan ekonomik düzeni anımsatacak biçimde, batan konteyner gemileri ve diğer deniz taşıtlarıyla dolu bir deniz manzarası görülmektedir.
Bu iş ile Ressler, -küresel ticaret ve taşımacılığın azaltılması dâhil olmak üzere- ancak ekonomide sistemsel dönüşümün iklim değişikliği ve bununla ilişkili küresel tehditleri önleyebileceğinin kabulüyle başlayan eleştirel tartışmaya katkıda bulunmaktadır.
Sergi, 23 Kasım 2016 – 15 Ocak 2017 tarihleri arasında Salt Galata’da görülebilir.
(Haber Kaynakları: artwallgallery.cz, http://saltonline.org/)
“Akdeniz’de Bir Yerde”…
Deniz mülteciliği insanlık tarihin eski öykülerinden biri…
Dünyanın en eski deniz uygarlıklarının kurulduğu Akdeniz ve Ege’de, tarih boyunca yıkılan uygarlıkların halkları, deniz yolunu kullanarak bir kıtadan diğerine aktılar.
Şimdi, tüm zamanlarda olduğu gibi; bir kez daha, Akdeniz ve Ege Denizi akın akın sürüp giden deniz mülteciliğine sahne oluyor. İletişim teknolojisinin artması ise bu olguyu yaşanan tüm dramları ile gözümüzün önüne seriyor. Görsel ve yazılı basında gördüğümüz ve okuduklarımız, günlük yaşamımızda, kendimizle özdeşleştirebildiğimiz oranda ve ruhlarımız yaralaması nedeniyle azımsanmayacak bir yer tutuyor.
Dünyanın İlk Sualtı Sergi Organizasyonu olan UWAW ( Underwater Art Works/Sualtı Sanat Çalışmaları) bu defa Rahmi Öğdül’ün kuratörlüğünde Akdeniz’i geçerken hayatlarını kaybeden mültecileri ele alıyor…

Ülkelerindeki savaştan, çatışmadan ve zulümden kaçan milyonlarca mültecinin daha iyi bir yaşama ulaşmaya çalışırken Akdeniz’in derin sularında yok olan yaşamlarına “Akdeniz’de Bir Yerde” adlı video çalışmayla dikkat çekiyor.

Denizin dibinde kalan insanların ağızdan çıkan hava kabarcıklarını temsil eden cam baloncuklar, Alp Çağpar, Bengiz Özdereli, İnci İyibaş, Nezir İçgören ve Saner Gülsöken’in tarafından yapılan bu videoda, Akdeniz’i geçerken ölenlerin isyanlarını temsil ediyor.
Akdeniz’de bir yerde gerçekleştirilen bu çalışma, balıkadamlığın teknik bilgisine sahip olmayanların tanıklık edemeyeceği bir sergi. Ancak, bu videoya konu olan yerleştirme, orada – denizin dibinde – bir yerde olduğunu bildiğimiz; ancak konumu hakkında kesin bilgi alamadığımız ve yalnızca sunulduğu kadar bilgi edinebileceğimiz bir sergi olmasıyla, deniz mültecilerinin görsel ve yazılı basında görünür olma biçimine çok yakın bir duygu sağlıyor.
“Akdeniz’de Bir Yerde”
(Haber Kaynakları: http://www.sanatatak.com, http://uwawworld.com/)
Bir Sualtı Müzik Performansı: “AquaSonic”
“AquaSonic”, Danimarkalı müzik topluluğu Between Music tarafından ortaya konulan çarpıcı bir müzik performansı olarak dinleyicilerin karşısına çıkıyor.
Robert Karlsson, Dea Maria Kjeldsen, Laila Skovmand, Morten Poulsen, Nanna Bech’den oluşan topluluk üyeleri, biçim olarak saydam prizmalardan oluşan içi su dolu tankların içine tamamen girerek; burada özel olarak üretilmiş olan enstrumanlar ile müzik üretiyor.

AquaSonic, uzun zaman üzerinde çalışılarak olgunlaştırılmış ve pek çok farklı disiplinden uzmanların katkı verdiği bir deneysel bir üretim sürecinin sonucu. Müzisyenler, bıkıp usanmadan defalarca; dalgıçlar, enstruman yapımcıları ve bilim adamları ile birlikte çalışarak denemeler yapmış. Tüm bu denemelerin sonucunda topluluğun vokalistleri su altında şarkı söyleme yöntemi geliştirdiği gibi; ‘hidrolik orgun’, ‘kristalofo’nun, ‘rotacorda’nın su altında kullanılacak biçimde üretilmesi ile yeni enstrümanlar ortaya çıkmış.

Rotacorda

Benjamin Franklin’in cam armonikasından esinlenerek geliştirilen kristalofon ve keman

Hidrolik Org ve Vokal

Vurmalı Çalgılar
(Kaynaklar: andycavatorta.com, splashtones.com, bigumigu.com, futureperfectproductions.org)
10. Uluslararası Sualtı Arkeolojisi Sempozyumu’nun Konusu: Karadeniz Arkeolojisi
10. Uluslararası Sualtı Araştırmaları Sempozyumu, 16 – 18 Aralık 2016 tarihleri arasında Samsun’da bulunan 19 Mayıs Üniversitesi’nin eşgüdümünde düzenlenecek.
Her yıl başka bir ülkede gerçekleştirilen sempozyumun konusu “Karadeniz Arkeolojisi” olarak belirlendi. Sempozyuma katılacak olan bilim insanlarının bildiri sunabilecekleri konu başlıkları ise şunlar :
-Arkeolojik Kazı ve Araştırma Projeleri,
-Sualtı Kültür Mirasını Koruma,
-Sualtı Arkeoloji ve Araştırma Tarihi,
-Sualtı ve Denizcilik Arkeolojisi,
-Gemi İnşaatı ve Gemi İnşaatları,
-Müzecilik ve Sualtı Mirasının Korunması,
-İletişim Medya Çalışmaları,
-Ekoloji ve Çevre,
-Jeoloji ve Yer bilimleri,
-Kültürel ve Doğal Sualtı Miraslarını Uluslararası ve Yerel Hukuk Sistemleriyle Koruma,
-Tıp ve İlk Yardım,
-Yaşam Kaynakları,
-Mühendislik
-Turizm
(Görsel: http://www.gzt.com/hayat/karadenizde-osmanli-ve-bizans-donemine-ait-hazine-degerinde-eserler-kesfedildi-2554711 , Haber Kaynakları: virahaber.com, denizhaber.com.tr)

