M. Hansch, Pasifik’teki Atıkların Toplanabilmesi İçin “Yüzen Tarak” Projesi Geliştirdi
Mimar Marcella Hansch, denizlerde artan kirliliğe çözüm olarak bir “Yüzen Tarak” projesi geliştirdi. 400 metre genişliğinde, 40 metre yüksekliğindeki platform, denizlerin temizlenmesi sürecinde daha hızlı yol alınmasını sağlayabileceği gibi; toplanan atıklar enerjiye dönüştürülebilecek.
Su yüzeyindeki plastik parçalarını toplamak amacıyla tasarlanan yüzen platformda denizel yaşama zarar verme olasılığı olduğundan; herhangi bir ağ sistemi kullanılmayacak, bunun yerine deniz ekosistemine zarar vermeyen edilgen çökeltme yöntemi ile deniz yüzeyinin taranması ve atık toplaması yapılacak.
Dünya denizlerinde 4.8 ile 12.7 milyon ton arasında plastik atık biriktiğini ve gün geçtikçe bu felaketin boyutlarının arttığını belirten Hansch:
“Bu devam ederse, 2050 yılına kadar okyanusta balıktan daha fazla plastik olacak. Bu plastiklerden kurtulmamız gerekiyor. Projemi ilk geliştirdiğimde bana güleceklerini düşündüm. Bir gün öğle yemeği molası sırasında, RWTH Aachen Üniversitesi’nde, projemi sundum. Hidrolik Mühendisliği ve Su Kaynakları Enstitüsü’nde uzmanlar projemi çok beğendi, geliştirmemi istedi” dedi.
‘Yüzen Tarak’ projesinin yaşama geçirilebilmesi için ‘Pasifik Çöpü Taraması’ adı verilen ve kar amacı gütmeyen bir organizasyon başlatıldı. Oluşum, gönüllü katılımcılara açık, bu boyutu ile de sorumluluğu toplumsal bir taban yaymayı amaçlıyor.
(Kaynaklar: ensonhaber.com, pacific-garbage-screening.de)
Nicolodi, “ACHERON I”da Su Yüzeyini Bu Dünya Ve Öte Dünya Arasındaki Bir Sınır Öğesi Olarak Kavramsallaştırıyor
Renato Nicolodi, Brüj Triennial’inde (Brugge Trienniale) yer alan ACHERON I adlı çalışmasında; günümüz çağdaş değerlere sahip olan toplumu ile mitolojik yeraltı anlatısı ile ilişki kuruyor.
Antik Grek dilindeki yer akan achos sözcüğünden türeyen acheron sözcüğü, Grek mitolojisinde keder ırmağına verilen addır. Kayıkçı Kharon’un kayığı aracılığı ile aşılabilecek olan bu ırmak ölmüş olanların yer altına götüren bir yoldur. Acheron aynı zamanda günümüz yunanistan’ının kuzey batısında bulunan ve bir bölümü yerin altına akan gerçek bir ırmaktır. Grek mitolojisine Acheron ırmağının bu özelliği, esin vermiş olmalıdır.
Nicolodi’nin Brüj’de yer alan yüzen yapısı (strüktürü), bu dünya ve öte dünya arasındaki geçişi biçimlendirmektedir. Burada su yüzeyine yüklenen anlam gerçekten çok çarpıcı.
Su yüzeyinin gibi durağan olmayan, günlük yaşama ilişkin fiziksel etkinliklerin üzerinde oluşmasını engelleyen yapısının iki dünya arasındaki sınırı anlatmak bakımından ele alınışı kavramsal anlamda oldukça ilgi çekici.
Görsel: 1
Görsel: 2
Görsel: 3
(Kaynaklar: triennalebrugge.be)
“Teknelerle Marmaris” Sergisinde Türk Denizcilik Tarihi’nin Önemli Tekneleri Yer Alıyor
(Alıntılanan bu haber denizhaber.com ‘da Teknelerle Marmaris’ sergisi kapılarını açıyor başlığı ile yayınlanmıştır)
28 Ağustos Salı günü saat 18.00’da Netsel Marina’da açılacak olan sergide, M.Ö Marmaris’in önemli bir liman kenti olduğunu gösteren Roma ve Grek dönemlerinde kullanılan tekneler ve Finike ve Arap tekneleri yer alacak. M.Ö kullanıldığı ifade edilen tekneler Marmaris Serçe Limanı’nda rastlanan batıklardan esinlenerek yapıldı.
Sergide ayrıca Paraçele (Bozburun Kayığı), ERTUĞRUL Fıkrateyni, Tırhandil ve Süngerci tekneleri, gulet, NUSRAT ve ilk denizaltı gemimiz yer alacak.
Özel Marmaris Denizcilik Ve Eğitim Merkezi kurucularından Süleyman Ekin Marmaris’in tarih boyunca önemli bir liman kenti olduğunu dikkat çekerek düzenleyecek oldukları sergide Marmaris tarihine konu olmuş önemli teknelerin yer alacağı bir sergi düzenleyeceklerini ve sergiye tüm halkımızın davetli olduğunu söyledi.
Ekin, ayrıca sergide yer alacak teknelerin tarihi hakkında önemli bilgiler verdi. Tahtadan yapılan Paraçele’nin (Bozburun Kayığı) 1500’lü yıllardan başlayarak adalara odun ve gıda maddesi taşımak için kullanıldı. Ayrıca Kurtuluş Savaşında İtalya’dan tedarik edilen silah ve cephanenin Rodos Adası’na taşınmasında Bozburun Kayığı önemli bir rol aldı.

1800’lü Yıllarda Marmaris Körfezinde İngiliz Donanması
Sergide, 1800-1803 yılları arasında Marmaris Körfezine gelen İngiliz Donanması’na ait teknelerde yer alıyor.
1890 yılında 16 Eylül’de Japonya’da batan Ertuğrul Fırkateyni’de sergide yerini alıyor. Ertuğrul Fırkateyni’nin 14 Temmuz 1889 tarihinde İstanbul’dan hareket ederek Marmaris’e ulaştığı ve burada 2 gün konakladığı ve ardından Süveyş Kanalı’na doğru hareket ettiği belirtildi.
NUSRAT Ve Marmaris
Birinci dünya savaşı esnasında bir Alman deniz altısı ikmal yapmak amacı ile Marmaris Limanı’na gelir. Akdeniz’de görev yapan Fransız donanmasına ait savaş gemisi Alman gemilerinin Marmaris‘e girişlerini önlemek maksadı ile koyun çıkışını 26 mayın ile kapatır. Bu mayınlar daha sonara uzmanlar ve Marmarisli dalgıçların yardımı ile denizden çıkartılır. Mayınlar LÖK adı verilen develere yüklenerek ilk gün Beldibi sonraki gün Taşhan mola verilerek Gökova’ya ulaştırılır. Buradan arabalarla Aydın’a ulaştırılır. Aydın’dan tren ile İstanbul’a ulaştırılır. 17 Mart 1915 gecesi NUSRAT mayın gemisinin Erenköy koyuna kıyıya paralel olarak döktüğü 26 mayın Marmaris ten gönderilen envanterdeki son mayınlar. 18 Mart sabahı bu mayınlarla BOUVET, HMS İnflexıble, Ocean, Galve, Suffren’i saf dışı bıraktı.

Dana Adası’ndaki 3000 Yıllık Tersanede Gerçekleştirilen Yeni Kazılarda 14 Sandal Çekek Yeri ve Sarnıçlar Bulundu
(Alıntılanan bu haber, arkeolojihaber.net adlı sitede “3000 Yıllık Tersanede 220 Sarnıç ve 14 Sandal Çekeki Bulundu” başlığı ile yayınlanmıştır. )
Mersin’in Silifke ilçesine yakın Dana Adası’ndaki 3000 yıllık tersanede, 220 sarnıç ve 14 sandal çekek yeri bulundu.

Uluslararası Sitler ve Anıtlar Konseyi (ICOMOS) Sualtı Kültür Mirası Komisyonu Genel Sekreteri Doç. Dr. Hakan Öniz, Kültür Bakanlığı izniyle ve Silifke Müzesi Başkanlığı’nda Mersin’in Silifke ilçesinde bulunan Dana Adası üzerindeki çalışmaların 2015 yılında başladığını belirtti. Bilimsel danışmanlığı yaptığı çalışmalarda Dana Adası’nın arkeolojik öneminin giderek yoğun biçimde ortaya çıktığını kaydeden Doç. Dr. Öniz, “Dana Adası’nda 2016 yılında 276 antik çekek yeri ortaya çıkarmıştık. Geçen yıl ve bu yıl ise toplam 220 sarnıç tespit ettik. Bunların hepsinin tek tek çizimleri yapıldı, hacimleri hesaplandı. 2018 yılında yaptığımız çalışmalarda gemilerin sandallarının da özel çekek yerlerinde yapıldığını gördük. Bu da muhtemelen bu alanda dünyada ilk kez karşımıza çıkıyor. Özel olarak dizayn edilmiş 14 sandal çekek yeri tespit ettik” dedi.
Tunç Çağı’ndan itibaren önemli bir tersane
Dana Adası’ndaki antik tersanenin dünyadaki varlığını ve bütünlüğünü korumuş en büyük ve muhtemelen en eski tersane olabileceğini düşündüklerini aktaran Doç.Dr. Öniz, “Bu tersanenin en az 3000 yaşında olduğunu tahmin ediyoruz. Tunç Çağı’ndan itibaren Demir Çağı, Klasik Dönem, Helenistik Dönem, Roma ve Bizans dönemlerinde çok yoğun kullanıldığını gösteren kanıtlara ulaştık. Savaş ve ticaret gemilerinin yapımı gerçekleşmiş. Döneminin denizcilik endüstrisini yansıtan muazzam bir tersane” diye konuştu.
Adada 12000 kişinin yaşadığını düşünüyoruz
2018 yılı çalışmalarında tersane işçileri, güvenlikte kullanılan askerler, tersane işçilerinin aileleri olmak üzere ada üzerinde yaşayan toplam nüfusun kaç kişi olduğuna yönelik bir çalışma da yürüttüklerini belirten Doç. Dr. Öniz, şunları kaydetti:
“Çalışmalarımızda ada üzerindeki 220 sarnıç tespit ettik, ama bunların 300’den fazla olduğunu düşünüyoruz. En az 12 bin kişinin yaşadığını düşündüğümüz adada bu sarnıçlar sayesinde su problemi olmadan hayatın sürdürüldüğünü tahmin ediyoruz. Adada tarım için kullanılabilecek arazi kısıtlı sahada yapılmış. Kendilerine yetecek kadar tarım yapmaya çalışmışlar. Hayvancılık hemen hemen hiç yok. Ada üzerinde M.Ö.6’ncı binlerde yaşam olduğunu tespit ettik. İnsanlar en azından o dönemde adaya avlanmaya gelmiş. Muhtemelen M.Ö. binden itibaren de ada üzerinde tersane endüstrisi başlamış.”

Kilikya korsanlarının gemileri de bu adada yapılmış
Dana Adası’nın Kilikya bölgesindeki tüm kentlerle ilişki içinde olduğunu da anlatan Doç. Dr. Öniz, “Adanın Kıbrıs ile de bağlantısı var, çünkü M.Ö. 7-6’ncı yüzyıla tarihlenen Kıbrıs amforaları bulduk” dedi.
Yüzey araştırmaların adada en az 8 bin yıldır insanların varlığını kanıtladığını ifade eden Doç. Dr. Öniz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Halen adadaki tersane alanındaki bazı yapıların dünyada benzeri yok. Yapılan çalışmalar, M.Ö. 2 ve 1’inci yüzyıllardaki meşhur Kilikya korsanlarının gemilerinin de bu adada yapıldığını kanıtlıyor. Bu tersanenin dünyada ayakta kalan bir benzeri yok. Dana Adası, denizcilik ve tersanecilik alanında dünyada bugüne kadar bilim dünyasının görmediği birçok yeni şeyi karşımıza çıkarmaya devam ediyor.”

‘Ada üzerinde kazı çalışmalarına başlamayı planlıyoruz’
Türkiye’nin, dünya denizciliği için eşsiz bilgi kaynağını korumayı başardığını vurgulayan Doç.Dr. Öniz, “2018 yılında şu ana kadar ada üzerinde yüzeyden görülebilen yapıların tespitleri ve çekek yerlerinin çizimleri ve plana alınması gerçekleşti. Artık bundan sonraki hedefimiz Dana Adası’nın gerçekte hangi dönemlerde kullanıldığını tam olarak kanıtlayabilecek bilimsel verilere ulaşmak. Bunun için de Kültür Bakanlığı ile birlikte ada üzerinde kazılara başlamayı hedefliyoruz. Bu kazılar dünya denizcilik tarihine önemli katkılar sağlayacak” ifadelerini kullandı.
L.Rosset’nin Gökyüzünün ve Denizin İçiçe Geçtiği ‘Bulutlar Denizi” Adlı Dijital Görselleri
Mimar ve dijital sanat yönetmeni Laurent Rosset kendi hayal gücünden ve dijital sanatın sunduğu olanaklarından yararlanarak, izleyiciler açısından yeni bir algılama hazzı yaratacak görseller elde ediyor.
Rosset, uçak yolculukları sırasında farklı bir açıdan algıladığı günlük yaşamın sıradan arka planına dönüşmüş deniz, bulutlar ve gözyüzünün sonsuz maviliğinin rengi dokusu gibi öğeleri birbirinin içine geçirerek, aralarındaki sınırları belirsiz hale dönüştürerek çok etkileyici dijital görseller yaratıyor. Sanatçının çalışmalarının “Bulutlar Denizi” adı ile bir dijital görseller dizisinde bir araya getiriyor.



(Kaynak: designboom.com)
Yarı Batık “Villa Savoye” Üzerinden Modernizm’in Güncel Durumunu Yorumlamak…
Le Corbusier’in ikonik yapı tasarımı Mimarlık Tarihinin modernizm sayfasının önemli mil taşlarından biridir. Aşağıdaki metinde de görülebileceği üzere; kendisinin sürekli yeniden üreten Batı Sanatı ve Mimarlığı, burada da denizi ve suyu bir metafor olarak kullanarak bu yapı üzerinden modernizmin güncel durumuna bir yorum getiriyor.
(Alıntılanan bu yazı, skop.org.tr’de Modernizm’in Batışı başlığı ile yayınlanmıştır.)
“Asmund Havsteen-Mikkelsen, Danimarka’daki Vejle fiyordunda Eylül ayına kadar sürecek “Yüzen Sanat” Festivali’ne Flooded Modernity başlıklı bir heykelle katılıyor. Le Corbusier’nin Villa Savoye’unun bir köşesinin bire bir ölçekli replikası olarak suya yerleştirilen heykelde, modernist mimarinin en temsil edici örneklerinden biri olan bina sular altına gömülmüş gibi görünüyor. Le Corbusier’nin, okyanus gemilerinin tasarımına hayran olduğu ve çalışmalarında gemi tasarım öğelerine yer verdiği de biliniyor, bu nedenle en ikonik eserlerinden birinin suya gömülmesi ayrıca manidar. Uzun yıllardır Villa Savoye’un resim ve eskizlerini yapan Havsteen-Mikkelsen’e göre Le Corbusier’nin bu binası modernizmin en temel değerlerini somutlaştırıyor, “daha iyi bir dünya yaratmak için eleştirel aklın kullanılması”nı temsil ediyor. Sanatçı kendi heykelini ise, “modernliğin değerlerinin teknoloji tarafından boğulmasının sembolü” olarak tarif ediyor. “

e-skop.com

e-skop.com

e-skop.com

e-skop.com

e-skop.com
Heykel sanatçısı Taylor’un Maldivler İçin Tasarladığı Bir Yerleştirme: “Coralarium”
Heykel sanatçısı Jason deCaires Taylor tarafından Maldivler’de yaşama geçirilen yapı (yerleştirme), mercan ve diğer deniz canlılarına yaşama alanı sağlayan yaklaşık 30 kadar heykelden oluşuyor.
Maldivlerde bulunan Firu Fen Fuşi adasındaki büyük bir mercan lagünü üzerine konumlandırılan bu yarı batık yapı, küp biçiminde ve altı metre yüksekliğinde.

Organik biçim anlayışı ile oluşturulmuş olan bu kabuk, yapının kütlesel etkisini parçalayarak yarı geçirgen bir kütleye dönüşmesi sağlıyor. Bu durum, biçimsel olduğu kadar; aynı zamanda, deniz canlılarının yapının içindeki heykellerin üzerine yerleşebilmesi için yapının içine girebilmelerine olanak sağlayan açıklıklar olarak işlev görüyor. Böylece içinde bulunduğu doğal ortam ile biçimsel ve kullanılan gereç olarak karşıtlık yaratan bu yerleştirme, işlevi ile çevresel etkenlere açık bir duruma getiriliyor.

Figüratif heykeller; kabuğun üst yüzeyinde, deniz yüzeyi düzeyinde ve deniz yatağında olmak üzere üç farklı biçimde konumlandırılmış. Yapı aynı zamanda dünyada bu anlamda bir ilk olma özelliğine sahip.

(Kaynak: designcollector.net)
Steve Alten’in Kitabından Sinemaya Uyarlanan “The Meg: Derinlerdeki Dehşet” Gösterime Girdi
Yönetmenliğini Jon Turteltaub’un üstlendiği “Meg: Derinlerdeki Dehşet” 10 Ağustos 2018 tarihinde gösterime girdi.
Antik çağlarda hüküm sürdüğü bilinen efsanevi deniz canlısı megaladon köpekbalığı ile girişilen mücadeleyi anlatan “The Meg”in senaryosu, Steve Alten’in aynı adı taşıyan kitabından uyarlanmış.
Alten’in ülkemizde de yayınlanan kitabının senaryosu Belle Avery, Dean Georgaris, Erich Hoeber, Jon Hoeber ve James Vandebilt’ten oluşan bir takım tarafından sinemaya aktarıldı.
Filmle ilgili olarak Sinematürk internet sitesinde şu anlatıma yer verilmiş:
“Uluslararası bir deniz altı gözlem programının parçası olan derin deniz sualtısı, soyunun çoktan tükenmiş olduğu düşünülen büyük bir yaratık tarafından saldırıya uğrar.
Hasar gören denizaltı, mürettebatı içeride kapana kısılmış bir halde, Pasifik Okyanusu’nun en derin yerinde durmaktadır. Vizyoner Çin okyanus bilimcisi, kızı Suyin’in gönülsüzlüğüne rağmen, mürettebatı kurtarması için uzman derin deniz kurtarma dalgıcı Jonas Taylor’ı tutar. Taylor, sualtının çevresinde süzülen bu canavarla daha önce de karşılaşmıştır; tarih öncesinden kalan ve iki buçuk milyar yıl önce soyunun tükendiği zannedilen, 23 metrelik bir Megalodon.
Taylor aşağıda sıkışıp kalmış herkesi kurtarmak için kendi hayatını riske atmalı, korkularıyla yüzleşmeli ve dünyanın en tehlikeli yırtıcısının karşısına çıkmalıdır…”
(Kaynaklar: ntv.com.tr, sinematurk.com, imdb.com)
360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği, Antik Fenike Teknesiyle “Akıntı Yelkeni” Seyir Yöntemini Deneyecek
360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği, geleneksel ahşap birleştirme yöntemleriyle inşa etmekte olduğu Antik Fenike teknesiyle Çanakkale ve İstanbul boğazlarını aşmaya çalışacak.
Dernek başkanı Osman Erkurt, dönemin ticaretinde oldukça önemli role sahip Fenike teknelerine ilişkin olarak tarihi kaynaklar üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda 14,40 metre boy ve 4,20 metre eninde olacak biçimde inşa edilen teknenin, dönemin tekne üretim teknolojisine uygun olarak çivi kullanılmadan, ahşap birleştirme yöntemleri yapıldığını belirtti. Erkurt, MÖ 800’lü yıllarda kullanılan Fenike dönemine ait ticaret teknesinin yapım sürecinde farklı disiplinlerden gönüllülerin yer aldığını söyledi.
Erkurt, teknenin yapımının ardında günümüz yelken teknolojisi açısından bile geçişi zor olan akıntılı bölgelerin o dönem koşulları ile nasıl geçilebildiğini anlamak açısından da bu tekne ile yapılacak seyir denemeleri arkeoloji dünyası açısından önem taşıyor. Erkurt bu konu ile ilgili olarak şunları söylüyor:
“Antik çağda Ege ile Karadeniz bağlantısını sağlayan Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki akıntı rejimlerini iyi kullanan teknelerin Karadeniz’e çok rahat bir şekilde gidebildiğini biliyoruz. Ama adamların nasıl yaptığını anlayamıyoruz. Boğazlardaki belli bölgelerde bugünün yelken teknolojisiyle dahi geçilmesi zor olan bölümler var. Mesela Çanakkale Boğazı’ndaki Nara Burnu ve İstanbul’daki Akıntı Burnu’nu aşamayan çok sayıda tekne var. Çünkü Karadeniz’den 7 millik akıntı geliyor. Ama alttan da Ege’nin sıcak suları ters yöne akıyor. Boğazdaki akıntının antik çağda nasıl geçildiğine ilişkin ortaya atılan ‘akıntı yelkeni’ tezi var.
Denizin 30-40 metre altına indireceğimiz bir yelkenle yüzeydeki akıntının tersine hareket etmeyi deneyeceğiz. Akıntı yelkeni tezi ilk kez bu projeyle denenmiş olacak. Bunu kanıtlarsak ve antik çağ teknelerinin akıntı yelkenleriyle hareket ettiğini gösterebilirsek, önce biz sonra da arkeoloji dünyası çok mutlu olacak. Tarihsel anlamda bu bilgiler var ama deneysel olarak da bunun görülmesi gerekiyor.”
(Kaynak: aa.com.tr)
Bolu’ya Birçok Su Sporu Türünün Yapılabileceği Yerleşkenin Yapımı Sürüyor
(Alıntılanan bu haber, denizhaber.com’da Bolu, Türkiye’nin su sporları merkezi olacak başlığı ile yayınlanmıştır.)
Bolu’ya “Büyüksu Su Sporları ve Rekreasyon Alanı Projesi” kapsamında birçok su sporunun yapılabileceği kompleksin yapımı sürüyor.
Bolu Belediyesi tarafından yapımına yaklaşık 5 yıl önce başlanan ve 2019 yılında tamamlanması planlanan “Tabiatın Kalbi Bolu”da deniz özlemini giderecek ve kenti sahile kavuşturacak “Büyüksu Su Sporları ve Rekreasyon Alanı Projesi” için çalışmalar aralıksız devam ediyor.
Olimpiyat ve Spor Kompleksi’nin 4. etabında yer alan proje, Bolu’nun “Spor ve turizm şehri” olma hedefine önemli katkı sağlayacak.
Yakın zamanda Bolu Belediye Başkanlığı ve Bolu Orman Bölge Müdürlüğü arasında, il sınırları içindeki Orman Genel Müdürlüğü mülkiyetinde olan kamu arazilerinin proje kapsamında Bolu Belediyesi’ne devrini gerçekleştiren protokol imzalandı. Söz konusu protokolle Büyüksu Su Sporları ve Rekreasyon Alanı Projesi arazisinin Bolu Belediyesi’ne devri tamamlandı.
Bolu Belediyesi’nin temizleme çalışmaları sonucu canlı yaşamına yeniden kavuşan 21 bin 660 metrekarelik Büyüksu Deresi, şehir ve suyu çağdaş bir çehrede yeniden buluşturacak.
Bolu-Karacasu yolunda Büyüksu Deresi üzerine yapılacak ve kentte su sporları, kürek ve kano yarışlarının yapılmasına imkan sağlayacak proje kapsamında, plajında güneşlenebilecek ve yüzülebilecek bir sayfiye ve rekreasyon alanı oluşturulacak.
Alanda sosyal tesisler ve amfi tiyatro da inşa edilecek. Derenin 1 kilometrelik kısmı, 100 metre genişliğine varan gölet haline getirilerek, deniz kumuyla doldurulacak. Göletteki suyun yüksekliği yaz aylarında lastik savak ile 2,5 metreye çıkarılacak, kış aylarında ise lastik savak indirilerek suyun dere üzerinde akması sağlanacak. Bolu, projeyle yapay plaja kavuşurken, yerli ve yabancı turistler “Tabiat’ın Kalbi”nde deniz keyfi yaşayabilecek.
Proje kapsamında inşa edilecek termal otelin suyu da Karacasu üzerinden bölgeye getirilecek.
Uluslararası Yat ve Kano Yarışları Yapılabilecek
Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz, Bolu’nun sporun her branşının yapıldığı bir kent olacağını söyledi.
Su sporlarının yapılacağı alanda uluslararası yat ve kano yarışlarının yapılabileceği bir pist de gerektiğine değinen Yılmaz, “Bunun için geniş ve uzun bir alana ihtiyaç var. Öyle bir mekanın ilk etapta istimlak edilmesi gerekti. Bu alandaki arazinin bir kısımı vatandaşın, bir kısmı da Orman Bakanlığı’nındı. Biz hem Orman Bakanlığı’ndan hem de bunların alımını bitirdik. Bir de Milli Emlak’a ait araziler vardı ve onu da takas ile çözdük. Yer konusunu çözdük.” diye konuştu.
Büyüksu’da çocukken yüzdüklerini balık tuttuklarını anlatan Yılmaz, şöyle devam etti:
“Büyüksu’nun yatağı Devlet Su İşleri tarafından yapılmakta ve bitmek üzere. Ön seddesini biz yaptık. Gölet seddesini yaptık. Şişme ve inme bölümü de tamamlandı. İstimlak işini de çözdük. Şu an yapımla ilgili çalışmalar devam ediyor. Artık yapım aşamasındayız. Bu aşama sürekli olarak devam ediyor.“
Yılmaz, bölgeyle ilgili olarak termal otel çalışması da bulunduğunu, bunun tamamı için bir sürecin gerektiğini, bu yatırımın özel sektör tarafından yapılmasını istediklerini, aksi halde kendilerinin yapacağını, bununla ilgili projenin de başladığını belirtti.
Oyun ve sosyal alanlarla ilgili tatbikat projesinin devam ettiğini anlatan Yılmaz, “Bu arada profesyonel işletmecilerle de görüşmelerimiz devam etmekte. Onlardan gelecek önerilere göre de değişiklikler yapılabilir. Bu yıl altyapıyla ilgili tüm çalışmaları tamamlamış olacağız. Gelecek yıl inşaat alanına gireceğiz ve her şey bitmiş olacak. 2019 yılında proje şekillenmiş ve neticelenmiş olur.” dedi.



