Galataport İstanbul, 2020 Yılında Açılıyor
Karaköy kıyı şeridine 200 yıl sonra erişim olanağı sağlayacak olan, Galataport İstanbul, 2020 yılının Mayıs ayında açılacak.
İstanbul Boğazı’nın 1,2 kilometrelik kıyı şeridini kapsayan proje, iki müze ve 14 bin metrekarelik rekreasyon alanı ile beraber kentin kültür-sanat yaşamı için de yeni bir merkeze dönüşecek. Yılda 7 milyonu yabancı turist olmak üzere 25 milyon ziyaretçiyi ağırlayacak olan Galataport İstanbul Proje’sinde yaklaşık 250 adet perakende ve yeme-içme noktası planlanıyor.

Dünyada ilk defa yolcuların yerin altında karşılanacağı, gümrüklü ve gümrüksüz alanların değişken şekilde ayrılabildiği, şehrin en tarihi ve kültürel açıdan varsıl bölümünde yılda 1,5 milyon ziyaretçiyi ağırlayacak olan Galataport İstanbul Kruvaziyer Limanı, ana liman ve transit sefer olarak kruvaziyer gemilerini ağırlayacak. Böylece; bir ana liman olarak konumlanan Galataport, Akdeniz çanağından Karadeniz’e kadar geniş bir coğrafyada da kruvaziyer turizmine hareketlilik getirecek.

Dünyada ilk kez kurgulanan kapak sistemi ve buna bağlı yer altında 29 bin metrekarelik terminal hizmete sokulacak limanda, gemi olmadığı zamanlarda ise gümrüklü alanı ve güvenlik (ISPS) alanını ayıran kapak sistemi sayesinde yerleşkenin yer üstü alanının tamamı, halkın hizmetine sunulacak.

2020 yılında toplam 64 sefer, 2021 yılında ise yaklaşık 140 sefer Galataport İstanbul’a rezervasyon yaparken, çoğu firmanın Galataport İstanbul’u ana liman olarak kullanması bekleniyor.
Projenin hayata geçmesinin ardından ise planlama kapsamında bulunan kruvaziyer terminalinin, yerel ve dünya lezzetleri sunan kafelerin ve restoranların, ulusal ve uluslararası birçok markaya ev sahipliği yapacak mağazaların, otelin, ofislerin ve yüksek kapasitedeki otoparkın açılmasından sonra ise yaklaşık 4 bin 500 kişiye istihdam sağlanması hedefleniyor.
(Kaynak: aa.com.tr)
Türk Sualtı Arkeologları, Urartu Uygarlığı’nın Van Gölü’yle Olan Bağlantısını Araştırıyor.
Van gölü çevresinde yerleşik uygarlık kuran Urartu’ların ulaşım amacıyla Van Gölü’nü kullandıkları biliniyor. Göl kıyısında bulunan Ayanis Kalesi’nde yapılan arkeolojik çalışmalar kapsamında bu yıl, burada yaşayan Urartu’ların Van Gölü’yle bağlantısı araştırılıyor.
Urartu Kralı II. Rusa tarafından 2 bin 700 yıl önce yaptırılan kalede, 30 yıl önce başlatılan kazı ve restorasyon çalışmaları bugün de sürüyor.

aa.com.tr
Çalışmalar, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Işıklı başkanlığında yürütülüyor. Bursa Uludağ Üniversitesi Su Arkeolojisi Anabilim Dalı Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Serkan Gündüz ve dalgıç takımının da, incelemeler kapsamında Van Gölü’nün derinliklerinde Urartuların izlerini arıyor.

ntv.com.tr
Ayanis’de sürmekte olan incelemelerle ilgili olarak Işıklı, şunları söylüyor:
“Urartuların en büyük krallarından biri olan II. Rusa, Van Gölü’nün iki noktasında kale inşa ettirmiş. Bunlardan biri Ayanis Kalesi diğeri de Adilcevaz’da bulunan Kef Kalesi’dir. Urartuların bazı noktalara ulaşımda Van Gölü’nü kullandığını biliyoruz. Urartular Van Gölü civarına yerleşmiş bir uygarlık. Bu nedenle göle yabancı bir uygarlık değil. Elimizdeki arkeolojik veriler de bunu gösteriyor.
Bununla ilgili deneysel bir çalışma yaptık. Karadan Kef Kalesi’ne ulaşmak o dönemin koşullarıyla en az 3 günlük bir yolculuk ama göl üzerinden yarım günde bu mesafe alınabilir. Bu nedenle Urartuların Van Gölü’nü kullandığını düşündük. Araştırmanın neticelerini aldıktan sonra bunu farklı noktalarda daha ileri aşamaya götürmeyi düşünüyoruz. Çünkü Van Gölü son derece zengin bir coğrafya.”
Yapılacak su altı araştırmalarında, Urartu arkeoloji tarihi açısından önemli bilgilerin elde edilmesi bekleniyor.
(Kaynak: aa.com.tr)
Antik Dönem Kaya Resimlerinden Esinlenerek Tasarlanan “Abora-IV” İstanbul’da Boğazı’nda
Arkeolog Dr. Dominique Görlitz’in Nübye Çölü’ndeki kazılarda rastladığı antik döneme ait kaya resimlerinden esinlenerek tasarladığı “Abora-IV”, Rumeli Feneri Limanı’na demirledi.
“Barış ve Uluslararası Anlayış İçin Yelken Açmak” sloganıyla Bulgaristan’ın Varna Limanı’ndan denize indirilen geminin İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Türk ve Yunan adalarını ziyaret edip son durağı olan Mısır’ın İskenderiye Limanı’na ulaşması hedefleniyor. Gemi, güzergahı boyunca birçok kültürel etkinliğe de ev sahipliği yapacak. 14 metrelik Abora-IV, Almanya, Bolivya, Bulgaristan, Hollanda, Rusya ve ABD’den yolculuğa katılan 12 kişilik mürettebattan oluşuyor.

Antik dönemin gemicilik teknikleriyle kamıştan üretilen “Abora-IV”, yüzyıllar önce Mısır’dan yola çıkan kamış gemilerin Karadeniz’i geçerek Tuna Nehri’ne kadar uzanan bir ticaret hattını kullandıklarını ve dönemin teknik gelişmişlik seviyesinin bunun için yeterli olduğunu kanıtlamayı amaçlıyor. Ana güvertede inşa edilen kulübede mürettebatın kaldığı geminin yapımında 12 ton totora kamışı kullanıldı.


“Abora IV” gemisinin sadece denizcilik alanındaki tekniklerin bir toplamı olmadığını vurgulayan Görlitz, ‘Modern topluma şunu söylememiz gerekiyor. Günümüzde kullandığımız tekniklerin kaynağı antik dönemde keşfedilmiş ve tüm alanlarda kullanılmış. Modern toplumun tüm teknik zenginliği antik dönemin mirası. Biz yolculuğumuzda o dönemki resimlerden esinlenerek tasarladığımız gemiyle bunu kanıtlamaya çalışıyoruz. İnsanlar bu gemilerle Karadeniz, Marmara Denizi, Ege Denizi ve Akdeniz hattı boyunca ticaret yapmışlar ve açık denizlerde seyahat etmişler. Bunu 4 bin yıldan fazla bir zaman önce yapmış olmaları gerçekten büyüleyici. Ben bu gemiyle insanları hem tarihe yolculuğa hem de öz eleştiriye davet ediyorum.” dedi.
Gemi, gerekli bakım ve izinlerin alınmasın ardından Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün rehberliğinde Kalamış Limanı’na götürülecek.
(Kaynak: www.aa.com.tr, ntv.com.tr görsel: sofiaglobe.com )
Prof. Dr. Fahri Işık: “Uygarlığı Helenler değil Anadolu yarattı”
(Alıntılanan bu yazı, hurriyet.com.tr’de “Ezber bozan arkeolog Prof. Dr. Fahri Işık: Uygarlığı Helenler değil Anadolu yarattı” başlığı ile yayımlanmıştır.)
Prof. Dr. Fahri Işık ‘Uygarlık Anadolu’dan Doğdu’ kitabında arkeoloji dünyasında kabul gören pek çok konuyu bilimsel tezlerle altüst ediyor. Batının Helenlere mal ettiği evrensel uygarlığı yaratanların aslında Anadolu halkları olduğunu belgeleriyle ortaya koyan Prof. Dr. Işık sorularımızı yanıtladı.
–Bilimsel çalışmalarınızın sizi, “Batı’nın Helenler’e mal ettiği evrensel uygarlığı yaratanların Anadolu halkları olduğu” gibi zor bir yola yönlendirdiğini söylüyorsunuz. Sizi buna yönlendiren veriler nelerdir?
Demir Çağı’na da girilen MÖ 1200 dolaylarında, Mısır kaynaklarının bildirdiği kuzey ya da deniz halklarının acımasız istilası sonucu, Ege’nin batısında Akha Helenleri ve doğusunda Hitit gibi iki büyük uygarlığın çöküşü ardından ‘Ege Göçleri’ denen bir süreç başlar. Hellas’tan kopan bu göç dalgası eskiçağ biliminde tartışmasız olarak, Anadolu Ege kıyılarının ve önündeki adaların savaşla Helenlerin eline geçtiği biçiminde yorumlanır ve o zamandan başlayarak Batı Uygarlığı’nın kültür ve sanat adına her yaratı Helenlere mal edilir. Beni bu dogmalaşmış savın tersine yönlendiren; bir ‘Yunan-Roma arkeoloğu’ olarak bölüm kurmak amacıyla gönderildiğim Erzurum’da, Anadolu’nun -uzmanlığım dışındaki- Prehistorya ve Önasya kültürlerini de öğretmek zorunluğu oldu. Öğretmek için öğrendiğimde gördüm ki ‘Ege Göçleri ile Hellas’tan geldiğini’ sandığım her şey, Anadolu’nun kendi yaratılarıymış. Göçle gelenlerin taşıdığı sürgünden filizlenen, kökü dışarda bir Helen kültürü değil, her zamanda Batı’yı besleyen, binlerce yılın birikimi bir alaşımdan şekillenen bir yerli emek ürünü.
‘AVRUPA’NIN ANA KENTİ ATİNA DEĞİL, MİLET’
-Kitabınızın giriş bölümünde ve hatta arka kapakta Milet’e özel bir yer veriyorsunuz. Bir Helen kenti değil midir o?
Miletos’un Geç Tunç Çağ Hitit metinlerde sıklıkla geçen adı Millawanda’dır; isminde okunan -nd soneki Luvice’ye işaret eder. Milet gibi, komşu kentler Priene’de, Myus’ta ve Mykale Yarımadası’nda ‘barbar bir dil’, belli ki Karca, konuşulduğunu, Helence konuşulmadığını Homeros ve Herodotos yazar. Halkının Anadoluluğu, Doğu kökenli ‘Sakallı Athena’ inancında da yansır. Miletos. A. Greaves’in de dediği gibi, ‘Ön-Sokratik düşüncenin doğduğu yer’ ise İonia ve bu düşüncenin yaratıcıları olan Thales’in babası Heksamyes ve Prieneli Bias’ın babası Teutames, adlarıyla Karialı iseler; ne oğullar Helen olabilir ve ne de bu topraklarda doğan o düşüncenin kendisi. Pontus halkı da Helen olamaz. Çünkü MÖ 8-6. yüzyıllar içinde Karadeniz kıyısı boyunca 80 kadar koloni kenti kuranlar da ticaret zengini Miletlilerdir ve bu projede Helen katılımcılar yoktur, Karialılar vardır. Bu nedenledir ki ünlü Homer bilgini Joachim Latacz’a göre ‘Milet’tir Avrupa’nın ana kenti; Atina değil’

-Bu anlattıklarınız, yazının Helence olması olgusuyla çelişmiyor mu?
‘Yazı Helence, halk da Helence konuşur’ algısını belleklerden söküp atmak, ‘atomu parçalamaktan da zor’. Anadolu’da her yerde olduğu gibi Phrygia ve Pisidia’da da Makedon İskender buyruğuyla yerli yazılar Helence’ye dönüşmüş, yüzlerce yıl sonra, Roma Dönemi’nde, Helence harflerle Phrygçe, Pisidce yazıldığına tanık olunmuştur. Ksanthos Kherei Dikmesi üzerindeki çiftdilli yazıtın özgün Lykçesi’nde Trqqas, Maliya, Pedrita ve Ertemi olarak okunan tanrısal adlar, Helence özetinde Zeus, Athena, Aphrodite ve Artemis’ tir. Helence tanrı adları, yazı Helence diyedir; halk öyle konuşuyor diye değil. Homeros’un, Herodotos’un Helence yazma nedeni de günümüz bilim dünyasında İngilizce yazma nedeni ne ise odur.
-Anadolu halkları ‘Helen’ değilse, aynı topraktan kök sürdüğünü söylediğiniz Rumlar da ‘Yunan’ olamaz gibi bir sonuç çıkıyor; doğru mudur?
Konstantinopolis’in başkentliğinde binyüz yaşındaki bir büyük Anadolu Devleti kendini ‘Romalı’ olarak nitelediği için, Anadolu’yu onlardan devralan Selçuklular da, İran’dakinden ayırt edilsin diye, ‘Rum Selçukluları’ olarak tanımlanır. Ve buradan ‘Rum’ sözcüğünün Anadolu ile de özdeşleştiği sonucu çıkar. Rumlar, Anadolu’nun her karış toprağında MS. 4 yüzyıla dek çok tanrıya inanan kadim yerli halkların Hristiyan olanlarıdır. Ne halk Hellas’tan gelmiştir ve ne de yeni gökten din. Zaten bu nedenle Ege’nin öte yakasındaki halk farklı tanımlanır, “Yunan” denir. Biziz Rumları, Yunan’la aynılaştıranlar.
-İstanbul için neden Doğu Roma değil de Bizans denilir. Bizans uydurma mıdır?
Kendi alanımla ilgili olarak çok önemsediğim bir bilimsel gerçeğe değinmek isterim. Yarım yüzyıl önce, 1968-73’te, müzenin ek bina inşaatı nedeniyle antik Byzantion’da kurtarma kazısı yapan, rahmetli Nezih Fıratlı ağabeyimiz, Sarayburnu’ndaki ‘İstanbullu’nun; sözde ‘MÖ 658’de oraya ilk ayak basan bir Megaralı Byzas’ tan, bir Helen kent kurucu mit kahramanından, en az 500 yıl öncesine iz veren bir yerleşimin arkeolojik bulgularına ulaşmıştı. İstanbul’un “bir Helen kuruluşu” olmadığını belgeleyen bu çok önemli keşif, 1973’te her ülkeden çok kişinin katıldığı X. Uluslararası Klasik Arkeoloji Kongresi’nde sunulmuş ve 1978’te basılan bildiri kitabında yayınlanmıştı. Senin “Uydurma mıdır” diye sorduğun “Bizans” işte bu -sözde- “Helen” kuruluşu Byzantion ve mitolojik kurucusu Byzas’ı çağrıştıran bir çakma ad. Amaç, bu yerleşimin -artık olmayan- “Helenliği”ni diri tutmak.
Dumlupınar Denizaltısı’nda Şehit Olan 81 Türk Denizcinin Öyküsü, “Ah Bir Ataş Ver” Adlı Kısa Filmle Dijital Platformda
04 Nisan 1953’te Çanakkale Boğazında İsveç bayraklı gemiyle çarpıştıktan sonra batan Dumlupınar Denizaltısı’nda şehit olan 81 denizcinin öyküsü, “Ah Bir Ataş Ver” adlı kısa filmle dijital platformda dünya izleyicisine ulaştı.
İzmirli yönetmen Gökhan Kaya (23), Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın desteğiyle, “Ah Bir Ataş Ver” türküsüyle yürekleri sızlatan Dumlupınar faciasını kısa film haline getirdi.
Oyuncu kadrosunda Barış Akın, Eray Ertüren, Gökmen Göçbeyli, Metehan Kaya, Özgür Molla, Tamer Yılmaz ve Ulvi Kahyaoğlu’nun yer aldığı filmin görüntü yönetmenliğini de Gökhan Kaya’nın ağabeyi Oğuzhan Kaya üstlendi.
Genç yönetmen Gökhan Kaya, film ile ilgili olarak şunları söyledi:
“Dumlupınar denizaltısının batması, Türk denizcilik tarihinin en korkunç olaylarından biri. 81 denizcinin hayatını kaybettiği bir olay. 22 denizci asker denizaltında kurtarılmayı bekliyor. Biz o askerlerin ne yaşamış, ne düşünmüş olabileceğine ilişkin bir film yapmaya karar verdik. Temel soru şuydu, öleceğini bilen bir insan ne düşünür?”
Ayrıca, Facianın dünya kamuoyu tarafından da çok bilinmediğini de vurgulayan Kaya, “İnsanların beklemediği, bilmediği bir konu. Keşke o olay hiç yaşanmamış olsaydı. Biz sinemacılar olarak denizin altında ölümü bekleyen insanların durumunu paylaşma ihtiyacı duyduk.” dedi.
İnciraltı Deniz Müzesi’nde çekimi tamamlanan film, Norveç’teki Ringerike Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü aldı. Ayrıca Portekiz, İngiltere, Ermenistan, Nepal, Kıbrıs ve Rusya’daki festivallerde finalist olan film, ABD, Fransa ve Almanya’da da temsil hakkı kazandı.
(Kaynak: aa.com.tr)
“Bodrum Deniz Müzesi”nin Yeni Logosu Serdar Benli Tarafından Tasarlandı
Özel Müze statüsündeki Bodrum Deniz Müzesi’nin, görsel kimliğini yenilendi.
Bodrum denizcilik tarihinde önemli yeri olan tarihi belgeler, eserler ve koleksiyonların sergilendiği Bodrum Deniz Müzesi’nin logosu, grafik tasarımcı Serdar Benli tarafından gönüllü olarak tasarlandı.
Ulusal ve uluslar arası alanda etkinlik gösteren dev marka ve şirketlerin kurumsal kimlik çalışmalarını hazırlayan Benli, çalışmalarını Bodrum’da sürdürüyor.

Benli, tasarladığı Bodrum Deniz Müzesi logosuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Bodrum Deniz Müzesi sadece gulet, tirhandil, gangava modellerinin, birkaç kabuk, birkaç süngerin sergilendiği bir müze değil. Tekne imal eden ustaların hayatından, teknelerin modellerine, süngercilikle ilgili bilgilere ve örneklere, Halikarnas Balıkçısı Özel Koleksiyonu’na, en önemlisi de dünyanın sayılı deniz kabuğu koleksiyonlarından olan Hasan Güleşçi koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor.
Gelişime ve büyümeye açık müzenin geleceği şekillenirken, görsel kimliğinin de buna önceden hazırlanması gerekiyordu. Bu konuda müze yönetiminden destek talebi geldiğinde hiç düşünmeden evet dedim.
Müzenin yapısı, tek bir sembolle müzeyi ifade etmeye yetmeyecekti. Hangi unsuru öne çıkarırsam çıkarayım diğeri eksik olacağından harflerdeki uyumu yakalayınca harflerden bir sembol tasarlamaya başladım. Bodrum, turizmimizin göz bebeği bir belde olduğundan ve müzenin uluslararası önemi, sembolü Bodrum Maritime Museum kelimelerinin baş harflerinden tasarlamamı gerektirdi. Olabildiğince yalın bir sembol tasarlamaya çalıştım. Logo, kullanıldığı yerde kurumu net, açık bir şekilde anlatabilmeli, akılda kalabilmeli. Zaman içinde bu sembolün, müzenin açık adı olmaksızın, tek başına kullanıldığında da müzeyi hatırlatan güçlü bir imge olarak kalacağını öngörüyorum.”
(Kaynak: denizhaber.net, cumhuriyet.com.tr, marinhaber.com, bodrumdenizmuzesi.org, Görsel: serdarbenli.com)
Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın “Türkiye Denizlerini Keşfedelim” Adlı Sergisi Birleşmiş Milletler’in New York’taki Merkezinde
Denizlerimizin korunması için önemli projelere imza atan ve uluslararası arena da ülkemizi başarıyla temsil eden Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın, “Türkiye Denizlerini Keşfedelim” adlı fotoğraf sergisi, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün New York’ta bulunan merkezinde ziyarete açılıyor.
19 Ağustos’ta yapılacak açılışa diplomatlar, bilim insanları, gazeteci ve yazarlar ile ABD’de yaşayan Türklerin katılması bekleniyor.
Denizlerimizi ve denizel biyoçeşitliliği tanıtmak için 50 x 70 cm boyutlarında, ülkemizin seçkin deniz ve sualtı fotoğrafçılarının eserlerinden oluşan 34 görsel, açıklamalarıyla birlikte 193 ülkenin temsil edildiği BM merkez binasında ziyarete açık olacak.
Sergilenecek fotoğraflar arasında 2002 yılında Fethiye’de kurtarılan kaşalot balinası, küresel iklim değişikliğinden etkilenen deniz canlıları, yabancı istilacı türler ve etkileri, koruma altındaki köpekbalıkları, tehdit altındaki deniz çayırları ve nesli tükenme tehlikesindeki orfozlar var. Ayrıca mavi ekonomi için önemli hale gelen balık çiftlikleri, balık üretimi ve kadın balıkçılar serginin iddialı öğelerinden. Orkinos, palamut ve deniz kaplumbağaları gibi göçmen türler de sergide görülecek deniz canlıları arasında. Hayalet avcılık yanında Dünya deniz ve okyanuslarında giderek artan plastik kirliliği konusunda Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın yaptığı çalışmalar da sergide anlatılacak.
Ülkemizin seçkin deniz ve sualtı fotoğrafçılarının eserlerinden oluşan sergi; THY, Dışişleri Bakanlığı, Deniz Ticaret Odası, MarinPark ve Fairy markaları tarafından destekleniyor.
TÜDAV Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk‘ün son zamanlarda Doğu Akdeniz’de ki enerji arayışıyla ilgili tartışmalarda Türkiye’nin imajına katkı sağlayacağını belirttiği sergi, Hükümetler Arası Açık Denizlerin Korunması ve Yönetimi Konferansı’na denk gelen 19 -23 Ağustos tarihleri arasında açık kalacak.
(Kaynak: tudav.org)
Sualtının “Göbeklitepe”si Olarak Tanımlanan 3.600 Yıllık Batıkta Çalışmalar Sürüyor
3.600 yıllık geçmişi ile ‘Sualtının Göbeklitepesi’ olarak nitelendirilen dünyanın en eski batığı olan gemide kazı çalışmaları başladı.
Yeri gizlenen batığın, yüzeye çıkarılması için çalışmalar sürüyor.
Antalya’nın batı kıyılarında Akdeniz açıklarında yaklaşık 4 ay önce Türk sualtı arkeologları tarafından bulunan ve M.Ö.15-16’ncı yüzyıla ait olduğu düşünülen, Tunç Çağı’na ait dünyanın en eski gemi batığındaki kazı çalışmaları sürüyor. Çalışmalar; Uluslararası Sualtı Arkeoloji Enstitüsü, Teksas A&M Üniversitesi ve Oksford Üniversitesi’nden uzmanlar tarafından Akdeniz Üniversitesi öncülüğünde, Antalya Müze Müdürlüğü Başkanlığı’nda yapılıyor.
Oxford Üniversitesi Deniz Arkeolojisi Bölümü’nden Dr. Linda Hulin batığın önemini şu sözcüklerle dile getirdi: “Suriye- Mısır arasındaki ticareti gösteren yazılı kaynaklar ve yine Kaş yakınlarında bulunmuş Uluburun batığı, bu uluslararası ticaretin kanıtları arasında yer alıyor. Bize dönemin ekonomik sistemini de gösteriyor. Aynı zamanda Genç Tunç Çağı’nda büyük imparatorlar arasındaki ilişkileri gösteren en erken batık olması itibarıyla bu batık son derece önemli. Tabi aynı zamanda bakır ticaretini de göstermekte. Bakır olmadan büyük sarayların inşaatlarını gerçekleştirmek ve silah imal etmeniz o dönemde mümkün değildi. Bu batığı dünyanın en erken ticaret gemisi batığı olarak nitelendirebiliriz”
Batık için Kemer’e Sualtı Arkeoloji Müze Kurulacak
Antalya sahillerinde bulunan sualtı değerlerinin sergilenmesi için Kemer’de bir sualtı arkeoloji müzesi planlandığını da belirten Antalya Valisi Münir Karaloğlu: “Kültür ve Turizm Bakanlığımız, yerel yönetimlerimiz, turizm işletmelerimiz ki sadece oteller değil bütün işletmeleri içine alacak şekilde imece usulüyle, işbirliğiyle inşallah en kısa zamanda bu kazılarla beraber eş zamanlı olarak müzemizi de inşa edip, Kemer Sualtı Arkeoloji Müzemizde sergilemek istiyoruz” diye konuştu.
(Kaynak: ntv.com.tr)
Giresun’da Denize 40 Kilometre Uzaklıktaki Deniz Feneri, UNESCO Listesi’ne ve Guinness Rekorlar Kitabı’na Girmeye Aday
Giresun’da, denizden 40 kilometre uzaklıkta, 2 bin rakımlı Çaldağ Tepesi’nde bulunan, dünyanın denize en uzak olma özelliği olan deniz feneri, UNESCO ‘Dünya Kültürel Miras Listesi’ne girmesi için yapılan başvurunun ardından “Ginnes (Guinness) Rekorlar Kitabı’na da girmeye aday.
2 yıl önce taş kullanılarak, tepeye 9 metre yüksekliğinde inşa edilen Deniz fenerini ilginç kılan ise; yöre halkının 5 asır önce bölgeye yerleşen atalarının tepelere doğru yükselen sisi deniz sanıp, yaptıkları kayıkla denize açılmaya çalıştıkları anlatısının dilden dile dolaşıyor olması sonucu yapılması.
Bölgedeki tuz ekimi geleneği ile bağlantılı söylenecelerin bağlamında gelişen deniz fenerinin öyküsünü Batlama Platformu Başkanı İbrahim İlyasoğlu şöyle özetliyor:
“Batlama vadisindeki köylülerin bugün yayla olarak kullandığı Çaldağ, daha önceden yerleşim yeriydi. Efsaneye göre; Köylüler 500 yıl önce bölgede yaşanan tuz sıkıntısını gidermek tuz ekimi yaparlar ve bir türlü başarılı olamayınca şehre inmeye karar verirler. Şehre inmek için de tepelere doğru yükselen sisi deniz sanırlar ve yaptıkları kayıkla bu sisin içerisine doğru dalar giderler ve hepsi perişan olur. İşte bu efsanenin yaşandığı Çaldağ tepesine ise efsaneden yola çıkarak bir deniz feneri yaptık. Burası bu özelliğiyle belki de dünyada denizi olmayan ve denizden en uzak deniz feneri özelliğini taşımaktadır. Çaldağ, denize kuşbakışı 40 kilometre mesafede ve zirvesi 2 bin 300 rakımdır. Deniz fenerini yaptığımız yer ise bin 900 -2 bin rakım civarındadır. Ayrıca bu tepeden Giresun adası, Trabzon ve Ordu’nun bir bölümü ve deniz de görünmektedir”
(Kaynaklar: milliyet.com.tr, sputniknews.com, www.haberturk.com, görsel: tr.sputniknews.com)
Kutup Sularının Bir Denizaltı İle Dondurularak Buzullar Üretilmesine Yönelik Bir Tasarım Önerisi
Siam Mimarlar Derneği (AFA) tarafından düzenlenen tasarım yarışmasında Faris Rajak Kotahatuhaha, Denny Lesm Ana Budi ve Fiera Alifa adlı tasarımcıların oluşturduğu tasarım takımı, kutuplardaki deniz suyunu yeniden dondurma öneri projesi ile 2. lik ödülünü elde etti.

Tropik ve astropik bölgelerdeki azalan ağaç ve ormanlık alanların kayıplarını gidermek amacıyla yapılan yeniden ağaçlandırma çalışmalarında olduğu üzere; burada yatan düşünce de; kutuplardaki buzul tabakanın erimesine yönelik olarak nasıl bir çözüm yolu bulunabileceğini araştırma çabası bulunuyor.
Bir sağıltım (tedavi) önerisi olmaktan çok korumacı yaklaşıma odaklanan tasarım takımının projesi, deniz suyunu yeniden dondurarak buzul adacıklar oluşturarak; kutup ekosistemini onarmaya yönelik bir tasarım arayışını sunuyor.

Tasarımcılar tarafından yakıştırılan bir tanımlama ile “yeniden buzul-landırma” sistemi temelde bir buz üretme gemisi. 25 metre çapındaki bu denizaltı, karinasının sahip olduğu yuvarlak biçim sayesinde her hava koşulunda kullanılabiliyor.

Yüzer konumdaki tekne. su toplamak amacıyla su yüzeyinin altına iniyor. Önce beşgen biçimli havuzun içinde taze su ve tuzlu su ayrıştırılıyor. Bu tuzdan arındırma işleminin ardından beşgen havuzun kapağı eksi derecelerdeki soğukluğu korumak için kapanıyor. Bir ay içinde oluşumunu tamamlamış olan beşgen biçimli buzcuk dışarıya bırakılıyor. Ard arda yinelen bu işlem sonucu olarak olabildiğince çok sayıda buzcukların oluşması ve bu beşgen biçimli yüzeylerin bir araya gelerek deniz üzerinde bir buz yüzeyi oluşturması amaçlanıyor.
(Kaynak: www.designboom.com)