Denizci Toplum

Yükleniyor...

Denizci Toplum

Denizci Toplum

T ü r k D e n i z c i l i k K ü l t ü r ü H a r e k e t i

Pasifik Okyanusundaki Dev Çöp Yığını “Yedinci Kıta”ya Atıfta Bulunan 16. İstanbul Bienali Başlıyor.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Koç Holding sponsorluğunda düzenlenen 16. İstanbul Bienali, ‘Yedinci Kıta’ başlığıyla 14 Eylül’de kapılarını sanat izleyicilerine açıyor.

Küratörlüğünü sanat dünyasının önde gelen isimlerinden akademisyen ve yazar Nicolas Bourriaud’nun üstlendiği bieanal, başlığını; Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan, 3.4 milyon kilometrekare genişliğinde ve 7 milyon ton ağırlığındaki yüzen devasa atık yığınına bilim çevrelerin verdiği ad olan Yedinci Kıta‘dan alıyor.

Antroposen olarak adlandırılan içinde bulunduğumuz ve etkilerini yaşamakta olduğumuz bu yeni çağın belirleyici özelliği,  jeolojik oluşumlardan çok,  insanoğlunun yeryüzündeki etkinliklerinin yol açtığı gözle görülebilir olan olumsuz sonuçlar. Karşılaştığımız dev çöp yığınları, iklim değişiklikleri insan eli ile yaratılan antroposen çağının basın yolu görünür olan bir kaç yanından biri.

Bienalin böyle bir çevre içinde, bu başlıkla düzenlenmesinin amacını, sanatçı ve düşünürlere düşen görevi, Bourriaud şöyle açıklıyor: “Yedinci kıtayı kavrayabilmemiz için bizlere sanatçıların antenleri, onların tercümanlığı, onların antropolog damarı lazım. İsterim ki bu sergiyi gezmeye gelenler, her ne kadar sunulan şeyler aşina gelse de, her sanatçıyı uzaklardaki bir toplumdan haber getiren biri gibi görsün.”

Bieanal Mekanları

Bienal,  Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin Tophane’deki yeni binası, Pera Müzesi ve Büyükada’da düzenlenecek ve bu mekanlarda 25 ülkeden 56 sanatçının 220’den fazla işi sergilenecek. Resmi  duyuru içinde yer alan Haliç tersanesi daha sonra çevresel koşullardaki olumsuzluk nedeniyle Bienal mekanları arasından çıkarılmıştı.

Bienalle eşzamanlı gerçekleşen çok sayıda etkinlik de bulunuyor. Bu sergi ve etkinlikler ise; İstanbul Modern, Borusan Contemporary, Yapı Kredi Kültür Sanat, Akbank Sanat, Arter, Salt, Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi, Pilevneli Gallery, Evliyagil Dolapdere, Istanbul’74, 23.5 Hrant Dink Hafıza Mekânı, Meşher, Leica Galeri İstanbul&Ara Güler Müzesi, Galerist, X-Ist, Mixer, Dirimart, Anna Laudel Gallery, Elgiz Müzesi, Adalar Denizle Yaşam ve Spor Kulübü Derneği’nde gerçekleştirilecek.

Bienal Kapsamındaki Söyleşiler Spotify’dan Dinlenebilecek

Yedinci Kıta’yı farklı açılardan ele alan bir podcast dizisi de hazırlandı. Bu  dizide sanatçılar, bienal ekibi, akademisyenler ve farklı meslekten konuklarla Antroposen ve ekoloji alanında yapılmış konuşmalar yer alıyor. Hazırlanan bu söyleşiler dizisi, Spotify’dan dinlenebilecek.

16. İstanbul Bienali, 14 Eylül – 10 Kasım 2019 tarihlerinde tüm mekânlarda ücretsiz olarak ziyaret edilebilir.

(Kaynak: bienal.iksv.org, hurriyet.com.tr, görsel: t24.com.tr)

D. Jansen’in “Mavi” Adlı Kısa Canlandırma Filmi 7. Boğaziçi Film Festivali Programında

Yönetmenliğini, David Jansen’in üstlendiği “Mavi” (Blau) adlı kısa canlandırma film, 7. Boğaziçi Film Festivali’nde izleyici karşısına çıkacak.

18 – 25 Ekim 2019 tarihleri arasında gerçekleşecek olan festivalde 2018 tarihli “Mavi”, “Animasyon Kısalar” listesinde yer alıyor.

Yapım, annesi ile birlikte sonsuz genişlikteki okyanus içinde bir seyahate çıkan yavru balinanın öyküsünü konu alıyor.

Anne balinanın yolda yaşamını yitirmesiyle küçük balina bu koca sualtı dünyasında artık yalnız kalır. Çevresinde keşfedilecek heyecan verici şeyler arasında aslında bu mavi dünyaya hiç de ait olmayan şeyler de vardır. Ne yazık ki küçük balina insanın yarattığı olumsuzluklarla karşılaşacaktır.

Tam anlamıyla soyutlanmış kavramlarla izleyici ile konuşan yapım, aslında nesnel gerçekliği sunuyor.

https://vimeo.com/210911155

Yönetmen: David Jansen

Yapımcı: David Jansen

Senarist: David Jansen

Canlandırma: David Jansen, Sophie Biesenbach

Kurgu: David Jansen

Ses Tasarımı: Marcus Zilz

Canlandırma, 26 Ekim 2019 tarihinde saat 12.00’de Atlas Sineması’nda izlenebilir

(Kaynaklar: berlinale.de, bogazicifilmfestivali.com)

 

Atatürk’ün Yatı TCG Savarona Artık Deniz Kuvvetleri Komutanlığının Sorumluluğunda

2013’ten beri Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bulunan Mustafa Kemal Atatürk’ün yatı TCG Savarona artık İstanbul Tersane Komutanlığı’nın sorumluluğunda.

TCG Savarona, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Deniz Kuvvetleri Komutanlığına devredildi. Daha önce Kuruçeşme’de demirli bulunan yat, Pendik’teki İstanbul Tersane Komutanlığına getirildi.

Yatın aylık bakım masrafının 50 bin lirayı bulması ve gövdesinde bulunan çatlaklar yüzünden Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edildiği, yatın bakım ve onarımı için de Tersane’de özel bir takım görevlendirildiği bildiriliyor.

Kısaca Savarona

Bir kraliyete ait olmayan en büyük yat olan Savarona’nın, toplam uzunluğu 136 metre, en yüksek hızı 18 deniz mili, gezinti hızı ise 16 deniz mili. Ana süitin yanı sıra 17 lüks süite sahip.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlık durumunun kötüleşmesi üzerine dönemin Başbakanı Celal Bayar’ın talimatıyla 23 Şubat 1938’de Türk hükümeti tarafından satın alınan ve Ata’ya hediye edilen Savarona’da Atatürk, geçirdiği altı hafta boyunca kabine toplantıları düzenlendi, Romanya Kralı Carol da dahil olmak üzere önemli konuklar ve devlet başkanları ağırlandı.

II. Dünya Savaşı sonrasında Türk Deniz Kuvvetleri’nin eğitim gemisi olarak kullanmasına kadar bir daha yelken açmadı. 1989 yılında Savarona’yı hurdaya çıkarma kararı alındı; ancak Kahraman Sadıkoğlu son dakika kararıyla yatı 49 yıllığına kiraladı.

Savarona, 2013 yılında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in girişimleri sonucu, bakanlığın bünyesine alındı. Yat 2014’ten 2019 yılının başına kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’a tahsis edilmiş, Erdoğan da İstanbul’daki bazı uluslararası kabullerini bu yatta yapmıştı.

(Kaynak: sözcü.com.tr, ktb.gov.tr)

İstanbul Ve İzmit’i Bombalayan Batık İngiliz Denizaltısı “E7”, TRT Ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin Ortak Çalışmasıyla Hazırlanan Belgeselle İlk Kez Görüntülendi.

Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul ve İzmit’i topa tutan, Çanakkale Savaşı’nda Nara Burnu’nda batan İngiliz denizaltısı E7, 104 yıl sonra TRT ve Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığının iş birliğiyle hazırlanan belgeselle ilk kez görüntülendi.

Çanakkale savaşında çok sayıda denizaltı da görev aldı. 18 Mart 1915’te savaş gemileri ile büyük bir yenilgi yaşayan İngiliz ve Fransız işgal güçleri, bu defa denizaltılar ile Marmara denizine sızdı. Bu harekat ile amaçlanan Türk ordusunun Çanakkale’ye deniz üzerinden gerçekleştirmekte olduğu sevkiyata engel olmak ve Çanakakle’de savaşan Türk ordusunu mühimattan yoksun bırakmaktı.

Düşman denizaltı harekatlarında 713 şehit veren Türk ordusunun 34 gemi ve 220 yelkenli kaybı oldu. Bununla birlikte 8 işgal gücü denizaltısı batırıldı.

Çanakkale Savaşı’nda görev alan Birleşik Krallık’ın E sınıfı denizaltılarından bir olan E7, 1914’te inşa edildi. 54 metre uzunluğunda, 600 ton ağırlığındaki denizaltıda 31 personel görev yapıyordu.

E7 Mürettaeat

1.

E7, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde görevlendirilen 10 İngiliz denizaltısından biriydi. Archibald Douglas Cochrane komutasındaki denizaltı, 30 Haziran 1915 yılında sızdığı Çanakkale Boğazı’ndan Marmara Denizine geçti. 25 gün süren bu görevinde; aralarında Yadigar-ı Millet torpidobotu, Biga vapuru ve Bülbül vapuru olmak üzere, çok sayıda deniz taşıtını batırdı.

Üzerinde taşıdığı top sayesinde yüzeydeyken hedeflere ateş edebilme yeteneği olan denizaltı, 15 Temmuz 1915’te İstanbul Galata Limanı’na saldırdı. Zeytinburnu ve Bakırköy’deki barut fabrikalarını topa tuttu. İzmit Körfezi’ne girerek posta, cephane ve asker taşıyan trene saldırdı, demir yolu köprülerini tahrip etmeye çalıştı.

İngiliz E7’nin Batırılışı

Boğazdan yapılan denizaltı sızmalarına karşı mayınların etkisiz kalması üzerine çelik ağlardan oluşan iki sıra hat Nara Burnu çevresine yerleştirildi. Zemine kadar uzanan çelik ağlar deniz yüzeyindeki şamandıralara bağlanmıştı.

Denizaltı, Çanakkale Boğazı’nı ikinci geçişinde  boğazın en dar noktalarından Nara Burnu açıklarında bu çelik ağlara takılarak battı. Çelik ağları taşıyan dubalardaki hareketliliği gören Türk askerleri durumu anlayınca, bölgede bulunan Alman UB14 denizaltısına askerler tarafından bilgi verildi. Alman komutan Heino von Heimburg, 35 metre derinlikte hareketsiz kalan E7’ye su bombaları atınca denizaltı yüzeye çıkmak zorunda kaldı. Denizaltının 3’ü subay 31 kişilik mürettebatı teslim oldu.

Denizaltı komutanı Cochrane, Türklerin eline geçmemesi için zaman ayarlı bomba ile denizaltıyı batırdı. Cochrane ve askerleri esir alındı.

Batığın Yeri Türk Bilim İnsanı Tarafından Belirlendi

Batığın deniz dibindeki olası konumu deniz araştırmacısı Selçuk Kolay tarafından belirlendi.

Batık denizaltı E7 görseli

2.

80 metre derinlikte kumluk zeminde tek parça halinde yatan denizaltının enkazı, TCG IŞIN arama kurtarma gemisinin uzaktan kumandalı su altı cihazı TCB Ahtapot tarafından görüntülendi.TCB Ahtapot Görseli

3.

Sualtı cihazından gelen görüntüler, batığın E7 denizaltısına ait olduğunun teyit edilmesini sağladı.

Selçuk Kolay daha önce TCG AKIN gemisi ile Barbarossa Harekatı ile Karadeniz’de Sovyetlere karşı harekat gerçekleştiren daha sonra denizaltının komutanı tarafından batırılan Alman U23 batık denizaltısının konumu belirlemişti.

TCG IŞIN

Türkiye’nin ulusal olanaklarla inşa ettiği TCG IŞIN, 22 Temmuz 2017’de A-583 borda numarası ile donanmaya katıldı. Gemi, adını 1943’te yaşanan “Refah Faciası” olarak bilinen kazada hayatını kaybeden Deniz Yüzbaşı Zeki Işın‘dan aldı.

TCG Işın

4.

Denizaltılarda meydana gelebilecek kaza ve arıza durumlarında personelin kurtarılması amacıyla hizmete giren 3 gemiden biri olan TCG IŞIN, 3 bin metre derinliğe kadar enkaz kurtarma olanak ve yeteneğine sahip.

TCG IŞIN, 2018’de, 1953 yılında Fethiye Körfezi’ne zorunlu iniş yaptıktan sonra derinliklerde kaybolan Fransız yolcu uçağının enkazına da ulaşmıştı.

 

(Kaynaklar: arkeofili.com,  ozgurkocaeli.com.tr, kocaelikoz.com,  ntv.com.tr  Görsel: arkeolojikhaber.com)

 

 

Hokusai’nin Erken Dönemde Çizdiği Dalga Betimleri, Sanatçının “Dev Dalga” Adlı Başyapıtını Ortaya Çıkaran Süreci Gösteriyor

Japon sanatçı Hokusai’nin 72 yaşında gerçekleştirdiği “Dev Dalga” dünya sanat tarihinde kendine önemli bir yer edinmiş önemli bir yapıt.

Japon edebiyatı doktora öğrencisi ve araştırmacı Tkasasagi tvit hesabından yayınladığı bir bilgisel ile sanatçının 33, 44 ve 46 yaşlarından çizdiği erken dönem örnekleri üzerindeb yaptığı karşılaştırmayla bu başyapıtın gelişim aşamalarını gözler önüne seriyor.

Hokusai 2

“Kanagava Açıklarında Dev Dalga” (yaklaşık – 1826-1833)

Japonya’nın Edo Dönemi içinde çizilen Dev Dalga,  Hokusai’nin 1829 ve 1833  yılları arasında yayımlanan “Fuji’nin 26 Görünümü” adlı yapıtta ilk baskı olarak yer aldı. “Dev Dalga”, günümüzde Hokusai’nin en önemli çalışması olmakla birlikte Japon sanatının dünyada en tanınan  yapıtı olma unvanına sahip .

Hokusai 3

“Sonbaharda Enoşima” (1797)

Yapıt, Kanagava kentinin kıyısından açığında denizde seyir yapmakta olan üç tekneyi tehdit eden büyük bir dalgayı betimliyor. Eleştirmenler tarafından bir tsunami dalgası ya da boyutlarını fazlasıyla aşmış azgın bir dalga olabileceği tartışılan bu dalganın çerçevelediği betimin arka planda Fuji dağı tüm görkemi ile yükseliyor.

Hokusai 4

“Kanagava’nın Açıklarından Honmoku’nun Görünümü” (1803)

Ancak bu resim, sanatçının ilk defa çizdiği bir desen değil. Tkasasagi’nin twitlerinde de gösterildiği üzere Hokusai, dalgalara resimlerinde bir ana öğe olarak yer vermeye 33 yaşında başlıyor. 1797 yılında “Söğüt Ağacının İplikleri” adlı dizisinde yer alan ahşap baskı üzerine gerçekleştirilmiş “Sonbaharda Enoşima” adlı yapıtı, Hokusai’nin yaşamı içinde çizdiği benzer anlatımı aktaran diğer iki yapıtla eşleştirildiğinde “Dev Dalga”nın evrimini açıkca gösteriyor.

Hokusai 5

Dalgalarla Boğuşan Hızlı Kargo Tekneleri” (1805)

1803 yılında Hokusai, “Kanagava’nın Açıklarından Honmoku’nun Görünümü” adlı yapıtında dalga çukuru içinde seyir yapmaya çalışan tekneyi, hemen üzerinde yükselen dalga ile betimliyor. Bu resimden iki yıl sonra dalgalarla mücadele eden hızlı kargo gemilerini betimlediği resmi çiziyor. Öncü olarak görülebilecek bu her iki çalışmada da, konuya eklemlenen tüm öğeler, fırtınanın ortasında kalmış olarak yer alırken; ikincisinde sahnenin sol tarafında yer alan tepeli dalga betimine geri dönüyor.

Hokusai 6

İkinci görsel incelendiğinde; ünlü “Dev Dalga”yı anımsatmasına karşın, ayrıntılardaki  ve renk kullanımındaki sade yaklaşım biçimi ve Fuji Dağının – soldaki ikonik resimden farklı olarak  – çizilmediği görülüyor.

Hokusai 2

(Kaynak: designboom.com)

 

 

Yönetmen N. Hardiman’ın “Sea Fever” Adlı Korku Türündeki Filmi, Toronto Uluslararası Film Şenliği’nde

İrlandalı Yönetmen Neasa Hardiman’ın “Sea Fever” (2019) adlı korku türündeki filmi, 5 Eylül – 15 Eylül 2019 tarihleri arasında düzenlenen Toronto Uluslararası Film Şenliği – Tiff’in gösterim programı içinde yer alıyor.

İçinde var olduğumuz dünyayı anlayabilme yolunda uygarlığımızı katettiği büyük yola karşın; deniz, bizlere huşu ile korku gibi, karşıt duyguları yaşatan bir kaynak olarak, insanoğlunun gözünde, her zaman büyük bir gizemlerle dolu bir yer olarak kalmıştır. Bu bağlamda filmde ustaca bir incelikle işlenmiş bir senaryonun konu aldığı bu facia, esin kaynağını derin sulara ve içinde gizlediklerine yönelik olarak duyduğumuz hayranlıktan alıyor.

Siobhan, (Hermione Corfield) ev ve laboratuar arasında geçen yaşamı dışında sosyal bir yönü olmayan ancak başarılı, gelecek vadeden bir deniz biyoloğudur. Yapmakta olduğu akademik incelemenin bir parçası olan alan çalışması için denize açılmak zorundadır. Bu amacını gerçekleştirmek için bulduğu, bir balıkçı teknesi olan travler tipi tekneyi işleten çift (Dougray Scott and Connie Nielsen)  her kadar çok dostane insanla olmalarına karşın asında bu sıcak görünüm içinde bulundukları geçim sıkıntılarını ve yaşadıkları derin bir üzüntüyü gizlemek amacıyla takındıklarıbir maskedir.. Soğuk, bilimsel bir bakış açısına sahip olan Siobhan, özellikle de uğursuzluk getirdiğine inanılan kızıl saçların nedeniyle batıl inançları bulunan mürettabat tarafından pek hoşgörülmez. Denize açılmalarının üzerinden çok geçmeden, bilinmeyen bir türe ait graip ışık saçan bir yaratık, geminin gövdesine yapışır. Mürettebat teknenin su kaynağı içinde gelişmeye başlayan bu canlıya karşı yaşam mücadelesi vermek zorunda kalacaktır.

İrlandalı kadın yönetmen Neasa Hardiman tarafından yönetilen ve senaryosun yazılan “Sea Fever”, filmde kullandığı ürkütücü görüntüler ve seslerle izleyicinin uyandırmadan; çok daha önce güçlü biçimde tasarlanmış karakterlerle, bizi zaten konuya bağlıyor.

Hardiman bilinmeyene saygısızlık etmenin ne denli büyük tehlikelere gebe olduğunu, karşıt kavramların nasıl iç içe geçtiğini keskin bir kavrayışın ürünü olan bir sinema dili ile anlatıyor.

“Sea Fever”,  14 Eylül 2019- Cumartesi tarihinde izleyicinin karşısında olacak

Yapımın Künyesi:

Yönetmen: Neasa Hardiman

Senaryo: Neasa Hardiman

Yapımcılar: Brendan McCarthy, John McDonnell, Jean-Yves Roubin, Börje Hansson

Oyuncular:

-Connie Nielsen – Freya

-Dougray Scott – Gerard

-Hermione Corfield – Siobhan

Tür: Korku

Süre: 95 dk

 

(Kaynak: imdb.com, screenireland.ie, boxofficepro.com, tiff.net, görsel: irishtimes.com)

 

 

Gelibolu’da Bulunan “Şehit Denizaltıcılar Anıtı” Bakımsız Durumda

Gelibolu Hamzaköy’de bulunan Şehit Denizaltıcılar Anıtı’nın mermer kaplaması dökülmüş durumda ve tanıtım bilgilerinde yanlışlıklar bulunuyor.

Şehit Denizaltıcılar Anıtını ziyaret eden Emekli Denizaltı Subayı Bora Serdar Albay anıtın şu andaki durumuna ilişkin olarak gözlemlerini sosyal medya hesabından şu sözcüklerle aktarıyor:

“Bugün Gelibolu Şehit Denizaltıcılar Anıtı’na yaptığım ziyaret esnasında, mermer yapının bazı bölümlerinin kırıldığını, 14 Temmuz Atılay faciasının ilgili tabelada 17 Temmuz olarak ifade edildiğini gördüm. Gerekli onarım ve tarih düzeltmesinin yapılması dileğiyle.”

2006 yılında ziyarete açılan Gelibolu Şehit Denizaltıcılar Anıtı, Türk denizcilik tarihinin çeşitli dönemlerinde meydana gelen Refah, Atılay, ve Dumlupınar denizaltı facialarında şehit olan 247 denizci adına yapılmış bir anıt olmakla birlikte dünyada bu güne kadar ölen denizciler adına yapılmış en büyük ve en görkemli anıt olma özelliğini taşıyor.

Anıtın eksiklerinin giderilmesi şehit denizcilerimizin aziz ruhlarına şükran borcu olduğu kadar denizcilik kültürümüz açısından da önem taşımaktadır.

(kaynaklar: canakkaledemokrat.com, tsiv.org.tr, twitter.com/BoraSerdar1 görsel: tsiv.org.tr)

 

14. Contemporary İstanbul’da “Akdenizlilik” Kavramı Değerlendirilecek

Bölgesinde en önemli sanat fuarı konumunda olan 14. Contemporary İstanbul, Eylül ayında başlıyor. 

Her eylül ayında Türkiye ve dünya çağdaş sanatından örnekleri bir araya getiren etkinlik, İstanbul Kongre Merkezi ve Lütfi Kırdar Rumeli Salonu’nda sanatseverlerle buluşacak.

Küratörlüğünü  Anissa Touati’nin üstleneceği fuarda, 22 ülkeden 75 çağdaş sanat galerisi, 510 sanatçı ve bin 400’ün üzerinde eser yer alıyor.

Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, CI’ın bölgenin önde gelen sanat fuarı olduğunu belirterek, “Ülkemizin ve İstanbul’un bu eylül ayı ile başlayan ve önümüzdeki üç yıl boyunca devam edecek sanat ve kültür altyapısı ve ortamının dünyaya tanıtılmasına çok önem veriyoruz. Bunu misyonumuz olarak görüyoruz, kentteki kültürel programı geliştirmek için aktif olarak çalışıyoruz. 2019’dan başlayarak birçok yeni müzenin açılmasıyla yeni bir dönem başlıyor. Çağdaş sanat, sergileri, fuarlar, yeni açılan ve açılacak müzeler, kültür merkezleri İstanbul’u olması gerektiği yere taşıyacaktır. Contemporary Istanbul bölgenin önde gelen sanat fuarı olarak bu etkinin oluşmasında ve dönüşümünde, önemli bir etkendir.” dedi

Anissa Touati de “14. Contemporary İstanbul fuarında Akdenizlilik kavramı üzerinde düşünecek, geçmişten günümüze kadar Akdeniz havzasının bütünleşik doğasını keşfe çıkacağız” dedi.

Bu bağlamda etkinlikte, CIF Dialogues konferans programında “Akdeniz Ufukları” teması altında, “Akdenizlilik Kavramı” konuşulacak.

CI sanat fuarı kapsamında düzenlenen yeni medya ve dijital sanatlara odaklanan Plugin sergisinin küratörlüğünü bu yıl Esra Özkan üstleniyor. Küratörlüğünü Hasan Bülent Kahraman’ın üstlendiği “Recent Acquisitions I / Collectors’ Stories” sergisi Türkiye’de bir ilki de gerçekleştirecek  sergi Türkiye’nin önde gelen koleksiyonerlerinin son dönemde satın aldıkları sanat eserlerini bir araya getirecek.

Türk dili kullanımının göz ardı edildiği CI, 12 – 15 Eylül 2019 tarihleri arasında izlenebilir.

(Kaynaklar: hurriyet.com.tr, contemporaryistanbul.com, kulturlimited.com)

“Deniz Yıldızları Caz Orkestrası”, 30 Ağustos Zafer Bayramında Sahnede Olacak

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı (DzKK) bünyesinde yer alan Deniz Yıldızları Caz Orkestrası, 30 Ağustos Zafer Bayramında caz dinleyicilerinin karşısında çıkıyor.

Orkestra üyelerinin DzKK bandolarında görevli, caz alanında eğitim almış, teknik seviyesi yüksek bando astsubayları arasından seçilen caz orkestrası, 100 yıla dayalı geleneğiyle adeta Türk cazının “amiral gemisi” olma özelliği taşıyor.

caz 2

1.

Deniz Yıldızları Orkestrası Şefi Yarbay Bülent Yüksel, Türkiye’de caz parçalarının ilk defa Deniz Kuvvetleri gemilerinde çalındığına işaret eden Yüksel, “1900’lü yıllarda Ertuğrul Gemisi’nin salon orkestrası bu anlamda Türkiye’deki caz orkestralarının öncüsü olarak kabul edilebilir.” dedi.

caz 3

2.

DzKK’nin 2009’da Türk ve dünya silahlı kuvvetlerinde bir ilke imza atarak Karamürsel’de Emekli Oramiral Metin Ataç’ın himayesinde bir caz festivali düzenlediğini vurgulayan Yüksel, DzKK’nin bünyesinde yer alan orkestraların burada seçkin yapıtların sunulduğu bir konser verdiğini anlattı.

Yüksel, sözlerini şöyle sürdürdü: “Orkestra başta Deniz Kuvvetleri Komutanlığı personelinin moral ve motivasyonunu arttırmak, ülkede cazın gelişimine katkı sağlamak ve Komutanlığı çeşitli platformlarda temsil etmek maksadıyla 2008’de Deniz Kuvvetleri Komutanlığında, alanında özel ihtisas sahibi bando astsubayları tarafından oluşturuldu. Cazın amiral gemisi olarak kabul edilebilecek Deniz Yıldızları Mersin Uluslararası Müzik Festivali, Ankara ve Bodrum Caz Festivali gibi önemli festivallerde DzKK’yi temsil etmekte ve yurt içi ve yurt dışındaki konserlerinde dinleyicilere cazın en seçkin yapıtlarını sunmaya özen göstermektedir.

Orkestra, 01 Eylül’de Bodrum Caz Festivali kapsamında Preveze Deniz Savaşlarının yıl dönümü dolayısıyla da 27 Eylül’de Ankara’da sahne alacak.

(Kaynaklar: aa.com.tr, trthaber.com)

 

Deniz Ekosisteminin Sorunlarını Sanat Kavramlarıyla Aktarmada Benimsenebilecek Bir Yaklaşım Biçimi: Antroposen Sanatı

(Alıntılanan bu yazı e-skop.com‘da “Antroposen Sanatı Bir Dövüş Sanatıdır: Paul Ardenne’le Söyleşi” başlığı ile yayımlanmıştır)

Büyük ekolojik altüst oluşlar karşısında sanat ne yapabilir? Elinden pek bir şey gelmez gibi görünüyor. Oysa birkaç zamandır yeni bir akım beliriyor. Çevreye ilişkin meseleler konusunda kaygı duyan, doğadan ilham alan, yeniden kullanım süreçlerine önem veren bu ekolojik sanat bir bilinç mücadelesi olarak kendini ortaya koyuyor. Aşağıda, konu hakkındaki ilk başvuru kitabı olan Un art écologique’in (Le Bord de l’Eau, 2018) yazarı, sanat tarihçisi ve küratör Paul Ardenne’le yapılan söyleşiyi sunuyoruz.

Un Art Ecologie

Ekolojik sanatı nasıl tanımlarsınız?

En büyük özelliklerinden biri doğal dünyaya, yeryüzüne, bitkilere ve hayvanlara derin bir bağlılık duyan bir sanat olması. Sanatçıların bir kısmı hava kirliliği, deniz seviyesinin yükselmesi, küresel ısınma, buzulların erimesi, biyoçeşitliliğin çöküşü gibi çağımızın büyük sorunlarıyla uğraşmaya yöneliyor.

Gerçek bir ekolojik sanat, hiç şüphesiz bir etik ilke üzerine kurulu olmalıdır. Olafur Eliasson’un Paris’teki COP21 sırasında buzul parçaları getirtip enstalasyon olarak kullandığı Ice Watch’ı gibi cafcaflı ve çevreye zarar veren yaratımlar söz konusu olduğunda ise, ekolojik bir sanattan değil, “ekolojik konsensüs” sanatından söz edilebilir en fazla. Yani moda olduğu için ekolojiden söz eden bir sanat… Esasında bir ekolojik sanat eserinin hakikati, tevazusunda ve gönül yüceliğinde yatar.

En radikal biçimler ise peyzajcılık veya bahçıvanlıkla özdeşleşenler: Mel Chin veya Free Soil gibi sanatçılar, “el değmemiş” doğayla saflığı içinde yeniden bağ kurmaya çalışıyorlar. Mesela yok olmuş bitki türlerini yeniden yetiştiriyorlar.

Dolayısıyla ekolojik sanat çeşitli biçimler altında ifade edilen çok sayıda farklı öneriyi kapsıyor: insanın doğayla arasındaki hassas ilişkiyi aşan son derece güzel ve yalın biçimler söz konusu olabilir mesela, bu da çevreyi sevmeyi yeniden öğrenmeye kapı aralayabilir. Yahut yelpazenin diğer ucunda, izlemeye ama aynı zamanda harekete geçmeye, gösteriyi aşarak bir eylemci-izleyici olmaya çağıran açıktan politik eserler olabilir.

Haake 3

Hans Haacke, Ren Nehri Su Arıtma Tesisi (1972) ve Krefeld Atık Su Triptiği’nden detay. Haacke, Batı Almanya’nın Krefeld kentindeki Haus Lange müzesinde iki ay boyunca sergilenen bu çalışmasında, Ren nehrinden gelen kirli suyu arıtan bir düzenek kurar. Arıtılmış su, içinde akvaryum balıklarının yüzdüğü bir havuza akar. Düzeneğe eşlik eden Krefeld Atık Su Triptiği başlıklı dokümanlarda, Krefeld belediyesinin her yıl Ren nehrine boşalttığı 42 milyon metreküplük atık su miktarında en yüksek paya sahip olan sanayi tesisleri kaydedilmiştir. Kaynak: T. J. Demos, “The Politics of Sustainability: Art and Ecology”.

Peki bu akıma ilişkin bir başvuru kitabı kaleme alma isteğiniz nasıl oluştu?

Neredeyse 40 yıldır çağdaş sanat üzerine çalışıyorum ve plastik sanat alanında çevre meselelerine daha fazla eğilinmemesi bana giderek garip, şaşırtıcı ve en sonunda bir skandal gibi görünmeye başladı. Üstelik başka mecralarda, mesela sinema veya çizgi romanda bu konu ta 1970’li yıllardan beri işleniyor. Ama nedense plastik sanat bu meselelere pek eğilmiyor.

Ekolojik sanat konusunda bir sentez oluşturmaya çalışan nispeten yeni sayılabilecek tek eser Andrew Brown’un Art & Ecology Now (2014) kitabı: Peyzaj, ifşa gibi alanlarda çalışan sanatçıların derlendiği iyi bir eser, ancak sorunsalın bütünlüğünün kavranmaya çalışıldığı, nereden gelip ve zaman içinde nelerle bağlantılı olarak geliştiğini anlamaya çalışan bir inceleme değil.

Bu alandaki bilgisizliği nasıl açıklayabiliriz peki?

Öncelikle satılması zor eserler bunlar, çünkü çoğu fiilen manzaranın içine yerleştirilmiş, kaldırıp duvarınıza asabileceğiniz türden eserler değil. Öte yandan koleksiyoncuların alımlarına yön veren ekonomi açısından da anlamlı sayılmazlar. Büyük çağdaş sanat fuarlarına gittiğinizde çoğunlukla aynı eser tipini görürsünüz. Plastik formlar son derece konvansiyonel olmaya devam ediyor. Hatta içerikler de öyle: beden, kent, hayatını anlatan insanlar vs. Ekolojik meselelerle uğraşan, gerçek anlamda politik eserler nadir.

Ayrıca sanatı bir eğlence türü olarak görüyorsanız, baktığınız şeyi sevmeniz gerektiğini düşünüyorsanız, burada da bir problem var, çünkü bu ekolojik eserlerin çoğu pek cezbedici sayılmaz, “bakın gezegene ne yaptık, bu iğrenç” dedirtmeyi amaçlayan bir kederlenme hissiyatı uyandırırlar daha ziyade.

Bu konudaki en kapsamlı arşiv GreenMuseum.org. Ekolojik meseleler hakkında çalışan plastik sanatçıların kendilerinin beslediği, geliştirdiği bir veritabanı. Yüzlerce isim var burada ve bakınca bunların neredeyse tümünün tanınmayan kişilerden oluştuğunu görürsünüz.

Bu akımın daha fazla gelişeceğini düşünüyor musunuz?

Ekolojik sanatın günümüzün sanatı olarak kutsanacağını sanmıyorum. Ama emin olduğum bir şey varsa o da sanat tarihinin gözünde giderek daha fazla önem kazanacağı. Çünkü neyin kalıcı olduğu, dönemine göre yenilik taşıdığı ve çağdaş dünyadaki gelişmelerle bağlantılı olduğu sanat tarihi alanında değerlendiriliyor.

Empresyonist sanatçılara bakın, kendi dönemlerinde büyük akademik sanatçıların yanında esameleri okunmazdı. Bugün ise bu şema tümüyle tersine çevrilmiş durumda. Ekolojik denilen sanatın öncü eserleri, yaratıldıkları çağda hiç fark edilmedi neredeyse. Joseph Beuys ve 7000 Meşe’si 1982’de pek ilgi uyandırmamıştı ama bugün sanat tarihine yazılmış efsanevi bir eser halini aldı. Bu çalışmaların giderek daha fazla duyulacağını, tanınacağını düşünüyorum.

 Kitabın sonunda “antroposen sanatı”ndan söz ediyorsunuz…

Evet, bir çeşit etiket bulma biçimi bu. Çünkü “ekolojik sanat” adlandırması fazla geniş. Bir antroposen sanatından bahsetmek ise daha spesifik: kendi çağımıza ait bir dövüş sanatı bu, insanın faaliyetleri aracılığıyla Dünya sistemine telafi edilmez biçimde etki ettiği antroposen, çağına has, çoğu kez etik ve siyasal tercihlere dayalı problematikler etrafında dönen bir sanat.

Yani bu sanatın çevre mücadelesine katkısı olabileceğini mi düşünüyorsunuz?

Bana öyle geliyor. Kötümser olmamak lazım fakat yanılsamalar içinde yüzmenin de alemi yok: Ekolojik alandaki angajman, bu sorunun ciddiyetinin yanında çok hafif kalıyor. Bu açıdan bakıldığında, her geçen gün daha da gelişmesi ve belki de sorunlara daha uyarıcı biçimde temas etmesi gerekiyor. Çevre mücadelesine katılımı kışkırtmak aynı zamanda siyasal açıdan, seçim dönemlerinde çevreye ilişkin büyük davaları savunan kişilere daha fazla itibar kazandırabilir mesela. En temelinde bilinçlenme meselesinin yattığı bir sanat, bu. Sesi ne kadar yankılanırsa, olumlu anlamda bilinç gelişmesine o kadar katkıda bulunabilir. İçinde yaşadığımız koşullara baktığımızda, bunun adil bir dövüş olduğu aşikâr.