Antalya’da Bulunan Tecim Gemisi Batığı, Dünyanın Bilinen En Eski Batığından 200 Yıl Öncesine Tarihleniyor
Antalya’nın kıyısında Türk ve yabancı sualtı arkeologları tarafından bulunan Tunç Çağı‘na ait bakır yüklü tecim gemisi kalıntısı, dünyanın en eski batığından 200 yıl daha eskiye tarihleniyor.
Antalya Müze Müdürlüğü‘nün başkanlığında, Akdeniz Üniversitesi Kültür Varlıkları Koruma ve Onarım Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hakan Öniz‘in eşgüdümünde batıkta gerçekleştirilen arkeolojik kazı, Uluslararası Sualtı Arkeoloji Enstitüsü, Teksas A&M Üniversitesi ve Oksford Üniversitesinden uzmanların ve dünyaca ünlü Prof. Dr. Cemal Pulak‘ın da içinde yer aldığı 30 kişilik takım tarafından gerçekleştirildi.
Öniz, yapılan bu arkeolojik buluntu ile ilgili olarak şunları söyledi
“Gemide, milattan önce 16. veya 15. yüzyıllarda muhtemelen Kıbrıs’taki madenlerden çıkartılmış bakır ingotlar var. Bu bakır külçeler, yastık formu adı verilen dünyanın en erken örnekleri. 10 kadar silindir formda külçe var. Bakır külçeler taşıyan bir gemi. Farklı malzemelere de ulaştık. 3600 yıllık mızrak kalıntısı, buna benzer çeşitli eserler çıktı. Bu külçelerin dünyada toplam beş örneği var. Bir tanesi New York Metropolitan Müzesinde, dördü Atina Arkeoloji Müzesinde. Dünyada sadece beş tanesi bilinen bu külçelerden biz, Antalya kıyılarındaki batığımızda 100’den fazla tespit ettik. Batıkta kazı çalışmaları birkaç sene sürecek.“
Dünyanın En Eski Batığı
Bulunan batığın dünyanın arkeoloji tarihini şekillendirecek bir buluş olduğunu belirten Öniz, 50 yıl önce dünyanın en eski batığının Antalya’da Gelidonya Burnu’nda bulunan batık olduğuna ve milattan önce 1200’e tarihlendiğine değindi.

Yaklaşık 30 yıl önce de yine dünyanın en eski batığı olarak Kaş bölgesinde Uluburun Batığı‘nın bulunduğunu hatırlatan Öniz, “Antalya’nın, Kumluca ve Kaş ilçeleri dünyanın en eski batıklarına ev sahipliği yapmakta ancak bizim bulduğumuz bu batık, dünyanın bilinen en eski batığından 200 sene öncesine dayanıyor. Ticari yük taşıyan dünyanın en eski batığı olduğu çalışmalarla da teyit edildi.” dedi.
Yaklaşık 50 metre derinlikten çıkarılan yapıtlar, Antalya Müzesinde bulunan Antalya Koruma ve Onarım Laboratuvarı’na götürüldü. Batıkta buluntular, Kemer ilçesine kurulması planlanan sualtı arkeoloji müzesinde sergilenecek.
(Kaynak: aa.com.tr)
K. Monkman’ın MET’te Sergilenen Tabloları Okyanus Ötesinden Gelen Göçmenlerin Yazdığı Batılı Tarihi Bu Defa “Öteki”nin Gözünden Yeniden Okuyor.
Kuzey Amerika’nın önde gelen Kri asıllı sanatçılarından Ken Monkman’ın Metropolitan Müzesinin siparişi üzere gerçekleştirdiği “Yeni Gelenleri Karşılama” ve “Hakların Dirilişi” adlı iki yeni dev ölçüdeki yağlıboya tablosu, her yıl 6 milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlayan Metropolitan Müzesi’nin Büyük Hol’unun ana girişinin her iki yanına yerleştirildi.
Monkman’ın bu yağlıboya yapıtları, canlı bir gerçekçilikle betimlenmiş, son derece ayrıntılı, ve adeta kes-yapıştır yöntemiyle yapılmışcasına bir görsellik taşıyan illustratif ürünler olarak karşımıza çıkıyor. Yaklaşık olarak 3.50 x 6.70 metre boyutlarına sahip bu etkileyici iki tablo, Avrupa ve Amerikan tarih anlatısı geleneğinden esin alan ancak olayları günümüzün biçimsel dili ile ele alan çok figürlü anlatılar.
Metropolitan Müzesi’nin tüm batı uygarlığının başta sona ansiklopedik müzesi olma tavrı bağlamında değerlendirildiğinde; bu tabloların gözler önüne serdiği en köktenci tutumu, sanat tarihine ötekilerin; yani yerli kızılderililer ve Kanada’nın ilk halklarının gözünden bir bakış sağlaması. Kültürel konumlandırmadaki bu farklılık, zaten serginin adı olan Mistikosiwak yani “Ağaç Tekne Halkı” adlandırması ile belli oluyor. Sözcük Kri diline ait. Kullanıldığı dönemde yalnızca Fransız yerleşimcileri nitelemek için kullanılırken, Monkman bu sözcüğü yapıtlarında tüm Avrupalı yerleşimcileri kapsayacak biçimde genişleterek kullanıyor.
Tablolardan ilki olan “Yeni Gelenleri Karşılama”da, Atlantik okyanusu kıyısındaki yabancıların yerliler tarafından karşılanmasının görülebildiği bir varış anı betimleniyor. Sahne, bir kurtarmadan daha çok; bir karşılama havasında. Devrilmiş olan tekne, resminin hemen sağ tarafında görülüyor. Yüzmekten yorgun düşmüş “yeni gelenler” belli ki kendilerini karaya güç bela atabilmişler. Tokalı şapkası ile bir İngiliz seyyah, kollarından prangalardan köle olduğu belli olan siyahi bir adam, elindeki istavrozu sımsıkı kavramış olan ve duyduğu fiziksel acı yüzünden okunan bir hıristiyan misyoner, yeni dünyaya soy üretmesi için gönderilmiş Fransız kökenli yoksul bir kadın…
Tüm figürlere, sudan çıkmaları için başlarında “Bayan Şef”in bulunduğu yerliler tarafından yardım ediliyor. Her iki tabloda da karşımıza çıkan bu figür, – tam adı Miss Chief Eagle Testickle – sanatçı Kent Monkman’ın cinsiyet rolleri arasında akışkanlığa sahip olan alter egosunu temsil ediyor.
Kent Monkman, “Yeni Gelenleri Karşılama” (2019)
Tüm eski baskalıp yaklaşımlar, batı sanatındaki tablolarda betimlenmesine alışık olduğumuz– korkusuz vatanseverler, düşman yerliler- yaklaşımı bir köşeye itiliyor. Bir çok tabloda gördüğümüz yerlilere ilişkin betimleme kalıpları, Metropoliten Müzesi’nin koleksiyonunda yer alan 19. yüzyıl sanatı örneklerine dayanıyor. Bunların arasında Thomas Crawford’un “Ölmek üzere olan Meksikalı kız” gibi heykeller ve Eugene Delacroix’nın “Natchez” gibi yağlı boya tablolar bulunuyor. Bu yapıtlar, Amerikan Yerlilerine yönelik “kaybolan halk”, “yok olma yazgısıyla yüzleşenler” mitlerini somutlaştırıken; bir diğer mit olan Batı uygarlığının “Açık Kader” kurgusunu güçlendirerek; destekliyordu.
Monkman’ın resimlerindeki yerli halk, çevrelerindeki dünyayı biçimlendiren, yetke alabilen figürler. Ancak her ne kadar sanatçı tarafından böyle bir açıdan betimleniyorlar olsalar bile; bu durum, Avrupa işgalinin yarattığı yıkımı göz ardı ediyor olduğu anlamına gelmiyor. Monkman, Henry Inman’ın 1830 tarihli “Hayne Hudjihin”i olarak da adlandırılan “Eagle of Delight” portresini ele alırken, güzelliği ile dikkat çeken bu yerli kadını, yaşamını yitirmesine neden olan, Avrupalı göçmenlerin taşıdığı kızamık hastalığının göğsünde ve omuzlarında yol açtığı izleri işlemiştir. Monkman hastalığı nedeniyle annesinin kollarında can vermekte olan bir çocuğu betimlerken; bu figürü Francois Joseph Navez’in “Masumların Katli” adlı tablosundan alıntılamıştır. Monkman’ın bu çocuk betimi ikinci yağlıboya yapıt olan “Halkın Dirilişi”nde karşımıza çıkıyor.
Kent Monkman, “Halkın Dirilişi” (2019)
Burada kendimizi bir gelecek kurgusunun içinde buluyoruz. Şimdi, “Yeni Gelenlerin Karşılanması”nın üzerinden yüzyıllar geçmiştir ve gezegenin başına kötü şeyler gelmiştir. Burada yerli halklar, haberlerde karşımıza göçmenlerin kullandıkları türden bir botu kullanıyorlar. Kurtarılanların kendileri şimdi kurtarıcılar olmuş durumdalar ve kendilerine doğru yüzerek gelen, bunların içinde Hermes markalı kravatı ve altın saatli bir beyaz ırktan bir iş adamı da dahil olmak üzere, her kim olursa olsun büyük bir merhametle yardım elini uzatarak, bota çekiyorlar. Yarıdan çoğunu, çağdaş ve geleneksel tarzda giyimli ve bedenlerinde sembolik dövmeler bulunan kadınların oluşturduğu bottaki herkes, yerli.
Üzerindeki somon rengi şal ve ayağındaki topuklu ayakkabıların dışında çıplak olarak betimlenen “Bayan Şef – Miss Chef” burada bir kez daha karşımıza çıkarak, kompozisyona önderlik ediyor. Bu betim aslında Metropolitan Müzesi koleksiyonundaki Amerikan sanatının ünlü tablolardan biri ressam Emanuel Leutze’nin “Delaware’i Geçen Vaşington” tablosuna gönderme yapıyor.
Emanuel Leutze, “Delaware’i Geçen Vaşington” (1851)
Metropolitan müzesinin iki katlı büyük salonunun (Great Hall) yaratığı büyük mekansal algıya karşın iki yağlıboya tablo da, özellikle “Halkların Dirilmesi”ndeki organik kompozisyon kurgusu, renklerdeki cezbediciliği, ve ışık renklerinin maharetli kullanımı sayesinde kolayca algılanabiliyor.
Monkman’ın, Met Modern ve çağdaş sanat bölümü başkanı Sheena Wagstaff ve küratör Randall Griffey ile düşünce alışverişi sonucu kurguladığı bu sipariş yapıt ile Metropolitan Müzesi, geçmişte çok nadiren gerçekleşebilecek bir tür politik tartışmanın içine girmiş gözüküyor.
Yapıtlar, 09 Nisan 2020 tarihine kadar Metropolitan Müzesi’nin Büyük Hol’ünde görülebilecek.
(Kaynaklar: nytimes.com, metmuseum.org )
“Haliç Tersanesi” Üretim Odaklı Bir Müzeye Dönüştürülüyor
İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan “İstanbul Bülteni” dergisi, Şehir Hatları Genel Müdürü Sinem Dedetaş ile gerçekleştirmiş olduğu bir söyleşiye yer verdi.
Dedetaş, 564 yıllık tarihiyle dünyanın yaşayan en eski tersanesi olan Haliç Tersanesi’nin denizciliğin yaşadığı üretim odaklı bir müze olarak düzenleneceğini belirtti.
Tersane 100’lerce yıllık geçmişten, günümüze dek gelen işlevlerini sürdürürken; diğer yandan burada açılacak kültür oylumları ve düzenlenecek sosyal etkinlikleriyle kent kültürünün etkin bir parçasına dönüşecek.
Şirket-i Hayriye çok köklü, tarihî bir kurum, Osmanlı’nın ilk anonim şirketi. Böyle bir kuruma ilk kadın genel müdür olarak atanmak nasıl bir duygu?
Biraz tarifi zor, eşsiz bir duygu aslında. Bilmiyorum örneklemek gerekir mi? Ama şöyle bir örnek anlatayım. Japon çiçek sanatı var ya, ikebana. Onun müzesine gittim Tokyo’da, bir ustanın dersine katıldım. Orada 400 yıllık bonzai ağaçları vardı. Ona bakan bir Alman gençle tanıştım, o sırada. Bana, “Üzerimdeki yükü düşünebiliyor musun? 400 senedir bu ağaç yaşıyor. Ben bunu bir yanlış sulasam, yanlış güneşlendirsem bu ağaç çürüyecek ve bundan önceki 400 yıl heba olacak” dedi. O sözler benim aklımda ciddi anlamda yer etti. Aslında tam da aynı duygu. Yani senelerin emeği var burada. Osmanlı
döneminden gelme, üzerine cumhuriyet mirası bir tersane ve bir şirket. Dolayısıyla bu emekleri, varoluş sebeplerini hiç unutmadan üzerine ne katabilirim, bu beni çok heyecanlandırdı. Aslında göreve gelme motivasyonum burada başlıyor diyebilirim.
-169 yıllık bir şirket ve 564 yıllık bir tersane teslim aldınız. Gerçekten çok ağır bir sorumluluk olsa gerek. Peki, nasıl bir yer hayal etmiştiniz ve neyle karşılaştınız?
Şehir Hatları, çok kendine özgü bir şirket. Biraz daha klasik şirket mantığından uzak, hizmet odaklı bir bakışı var. Geldiğimde biraz küçülen bir şirket buldum açıkçası. Şirketin bugüne gelişinde elbette pek çok dalgalanma yaşandı; ama son on yıllarda filoyu yenilememe, vapurları tasfiye etme, bilabedel diğer belediyelere gönderme gibi, küçülmeye yönelik uygulamalar olması üzücü.
Ayrıca biz gelmeden önceki süreçlerde Haliç Tersanesi biraz topluma kapatılmış durumdaydı. Bu alanla ilgili tersanecilik faaliyetine uzak planlamalar yapılmıştı. Tersaneden çıkma süreçleri planlandığı için geldiğimde aslında biraz taşınma havasındaydı. Öncelikle, meseleyi oradan çıkarmamız gerektiğini düşündüm. Sayın Başkanımız Ekrem İmamoğlu ile de müzakere ettik. Şirketin, vapurların bakım masrafları nedeniyle ekonomik olarak taşınmayı kaldıramayacağına karar verdik. Buranın üretim odaklı yaşaması konusunda hemfikir olduk, çalışmalarımıza başladık. Öncelikli olarak burada kalmayı garantiledik.
-Çalışanlarınızın buraya dair bir aidiyet duygusu var diyebilir miyiz?
Elbette, kendimi yönetici olarak en şanslı hissettiğim nokta, çalışanların aidiyet duygusu. Herkesin şirketle ilgili bir fikri vardı; daha iyi nasıl yaparız konusunda fikir söylüyorlardı, hala da söylüyorlar. Burada tersanenin okulundan çıkan ustalarımız da var; emekli olmuş, hâlâ taşeronlar aracılığıyla çalışan emektar insanlar. Eski yeni bütün
çalışanlarımızın Tersane’ye büyük ilgi ve sevgisi olduğunu gördüm. Sevilmeyecek gibi de değil zaten, girdiğiniz anda seviyorsunuz. Tarihî dokunun değişik bir enerjisi var gerçekten, insana geçiyor.
-Biraz önce siz de bahsettiniz, Haliç Tersanesi’ne yönelik bir dönüşüm planlaması vardı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Haliç Tersanesi, ekonomik değerlerinden daha çok tarihî misyonu ve dünyanın yaşayan en eski tersanesi olması nedeniyle bizim için çok değerli. Biz de burayı insanların görmesi gerektiği kanaatindeyiz. Önceki planlara tamamen müze anlayışı, bilim merkezi diye bir şey konulmuş; üretim faaliyetlerinin tamamen durdurulması planlanmış. Fakat biz üretim odaklı olarak kamuya açmayı planlıyoruz. Bir taraftan tersanecilik, vapur bakımlarımız devam edecek, diğer taraftan farklı kültürel ve sosyal etkinliklere evsahipliği yapılacak. Bu çok değerli, dünyada olmayan bir şey; yaşayan en eski tersaneden bahsediyoruz. Bunun turizme de, kendi denizciliğimize de ciddi katkısı olacağını düşünüyorum. Kültür Varlıklarını Koruma Daire Başkanlığımız ve BİMTAŞ ile ortak bir masa kurduk, binaların tekrar fonksiyonlandırılması noktasında çalışıyoruz. Burayı eskiden olduğu gibi denizciliğin yaşadığı, canlandığı, üretildiği ve insanlara aktarıldığı bir yer olarak planlamaya çalışıyoruz.
-Nasıl bir fonksiyon kazandırılacak? Gezenler neler görecek?
Müze, sergi ve konferans alanları düşünüyoruz; denizcilikle ilgili temalar olacak. Ortak kullanım alanları, insanların gezebileceği rotalar oluşturmayı hedefliyoruz.
-Ziyaretçiler üretim yapılan alanları da görebilecekler mi?
Bizim burada 1700 – 1800’lü yıllardan kalma üç tane taş havuzumuz var ve hala eski sistemle çalışıyorlar. Su tahliyesi daha önce hayvanlarla yapılırken, daha sonra buhar makineleri ve en son elektriğe geçme gibi değişiklikler var; ama havuzun çalışma prensibi değişmiyor. O dönemden kalma bir havuzlama faaliyeti var ortada. Hem kendi denizciliğimiz hem de dünya denizciliği için çok değerli, son derece dikkat çekici bir şey. Bu yaşayan müzeyi insanlara açmak istiyoruz.
-Bu çalışmalar için ne kadar bir süre öngörüyorsunuz?
70 bin metrekarelik alanın içinde görülmeye değer tescilli binalarımız var; bir kısmı devam edecek durumda, bir kısmının bakımdan geçirilmesi gerekiyor. Makine parkurlarımız aynı şekilde düzenlemeler istiyor. Bu alanı komple revizyona sokmak aslında 4-5 senelik bir proje gibi gözüküyor. O yüzden bölerek yapmayı planladık. İlk alanımızda bir ahşap atölyemiz var. Projeleri, restorasyon çalışmaları başlamış; ama tamamlanmamış. Burası sergi salonu olarak kullanılabilir. Birinci havuzumuz da bu ilk bölgemizde bulunuyor. Tüm bu çalışmalar sonrasında, aynen eskisinde olduğu gibi yaşayan bir müze hayata geçireceğiz.
-İstanbul gibi denize bu kadar kıyısı olan bir şehirde, deniz ulaşımı hak ettiği yerde değil. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
Bence de değil. Deniz etkin kullanılmıyor, bunun birtakım sebepleri var; bu bir politikanın sonucu. Tek başına Şehir Hatları’nın haydi artık denizi kullanalım diyebileceği bir konu değil. Aslında tamamen kurguyla ilgili; toplu taşımayı denizden planlamadığınızda, önceliklendirmediğinizde, ne yazık ki sonuç bu oluyor. Deniz aktarma aracı olarak kullanılıyor. Yeni dönemde bütün bakışın denize göre planlanmasıyla ilgili ciddi çalışmalarımız var. Raylı sistem bir ana hat; ama ikinci ana hat olarak denizi kullanıp, karayı da bundan beslemek gibi düşüncelerimiz var.
-Şu anda deniz ulaşımının toplu taşımadaki payı nedir?
Yüzde 2,4 civarında.
-Peki, bir yakın plan hedefiniz var mı?
Başkanımız, yüzde 10 hedefini koydu. Bunun gerçekleşmesi için bütün imkânları seferber etmek durumundayız. Bu, ciddi bir hedef tabii. Detaylı hat analizleri yapıyoruz.
-Önümüzdeki süreçte Şehir Hatları’nda elektrikli vapurlar olacak mı?
Evet, kesinlikle. Olmazsa olmaz diyorum; çünkü küresel ısınma gibi bir sorunumuz var. Çevreci çalışmalar başlattık, elektrikli sistemlere geçilmesini planlıyoruz. Ancak kapsamlı bir çalışma gerektiriyor; iskeleler, bağlama alanları, şarj istasyonları ve sefer
sürelerinin birlikte düşünülmesi gerekiyor.
-Paşabahçe Vapuru’nun yeniden denizle buluşacağı haberi, başta Adalılar olmak üzere İstanbulluları çok mutlu etti. İstanbullular Paşabahçe’ye ne zaman kavuşabilecekler?
Kendi hâline bırakılmaktan dolayı vapur hayli kötü durumda. Ama biz o silüeti çok seviyoruz, tescilli de bir vapur. Teknik olarak Paşabahçe’nin kondisyonuna, elektrikliye dönüp dönemeyeceğine, seyir sahasının buna uygun olup olmadığına bakacağız. Vapurun sac işçiliği olacak, elektronik aksamı komple yenilenecek, boya, raspa yapılacak.
Çok heyecanlı bir süreç tabii. Hem Adalılardan hem İstanbul halkından ciddi reaksiyonlar oldu. Geri kazanılması konusunda kampanyalar başlatmışlardı. Bu konuda bize büyük moral ve motivasyon desteği oldular. Yapılan işin yerini bulması çok güzel.
-Çalışmaları tamamlandığında Adalar’a mı sefer yapacak?
Kesin karar vermedik. Somut olmayan kültür varlıklarının sergilendiği bir yüzen müze şeklinde de düzenleyebiliriz. Bir taraftan toplu taşımaya hizmet ederken bir müzeyi barındırsa çok güzel olur diye düşündük. Kendisi zaten tescilli bir müze. Ama filomuzda yer alacak. Zaten fazla vapurumuz da yok. Bir de zamanının en hızlı vapuru zaten.
-Şu an elimizdeki en eski vapur mu olacak?
Yaşça en eski, ama en yeni vapurumuz olacak.
-Adalar’da deniz ulaşımının 24 saat olması, Adalıları çok mutlu etmiş olsa gerek
Çok mutlu etti. Bence çok net ihtiyaçtı zaten. O bağlantıyı sağlamak Şehir Hatları’nın görevi olduğu için bir görevimizi yerine getirmiş gibi hissediyoruz.
-Moda Vapuru yenileme çalışmaları devam ediyor. Koltuk renklerinin belirlenmesinde vatandaşların fikrine başvurdunuz. Nasıl dönüşler aldınız?
Çok olumlu dönüşler geldi. Bunların hepsini yönetimimize destek olarak görüyorum. İnsan olarak fikrimizin sorulması umutlandırıyor, keyiflendiriyor. Hizmet ettiğimiz
insanlar vapurun esas sahipleri. Onların ne istediği, karar verme noktasında bizim işimizi kolaylaştıran bir şey. Şu anda belediyemizin üst yönetiminin vizyonunun tamamen bu olması bizi rahatlatıyor.
-İskelelerdeki kültür sanat faaliyetleri çok dikkat çekmeye başladı, yoğun ilgi olduğu görülüyor. Vatandaşların bu noktada ne tür talepleri var?
Bizde şu anda ikili bir çalışma var. İskelelerimizdeki etkinlikleri Kültür A.Ş düzenliyor. Biz uzun zamandır vapurda canlı müzik yapıyoruz. Kuzguncuk İskelemizde, İKSV ile KADAR tiyatro oyununu sahneliyoruz. Tiyatro, gösteri, kukla gibi iş birliklerimiz var. Canlı müzik haricinde vapurda kukla gösterisine de başlayacağız. Sanata her zaman açığız. İstanbul yaşasın, canlansın; biz bunun denizci tarafı olarak bir parçası olalım istiyoruz. Benim ayrıca çocuklarla ilgili, oyun kurmak gibi fikirlerim var.
-Nasıl bir oyundan bahsediyoruz?
Hazine avları tarzı şeyler olur ya. Şu anda henüz proje aşamasındayız. Olsa çok güzel olur diye düşündüğüm bir fikir. Bir iskeleden diğer iskeleye tanımların yapıldığı; bilmece, bulmaca çözerek, geze geze herhangi bir objenin bulunmaya çalışıldığı bir oyun. Bu şekilde biraz da oyunla birlikte insanlara denizi sevdirmek amacındayız. Vapurlarda çocuklar için bir şey yok; akıllı oyun alanları kurmak istiyorum. Maalesef çocuklar şu anda evde, okulda, daha çok içeriye mahkûmlar. Bunu biraz dışa döndürme noktasında deniz etkili olacaktır. Vapurla geçerken kuşların nasıl uçtuğuna şahit olacak; tarihî yapıları, estetiği görecek, belki fikir üretecekler.
Çocukları dinlemeyi çok seviyorum, çok farklı fikirler çıkıyor. Hiçbir şey olmasa bile en
azından dışarı çıkıp doğayı görecekler; tabletlerinden, telefonlarından başlarını kaldıracaklar. Ben İstanbul’dayım diyebilmelerini istiyorum.
-Mehtaplı Geceleri eski hâliyle yaşatmayı düşünüyor musunuz?
Elbette, Boğaz turlarını daha keyifli hâle getirmek istiyoruz; müzikle, ikramlarla, bilet fiyatlarında bazı düzenlemelerle ve hizmet kalitesini artırarak bunu yapabiliriz. Keyifse bunu gerçekten keyifli hale getirebiliriz.
-İstanbulluların talepleri konusunda çok hassassınız. Sizin onlardan bir beklentiniz var mı?
Vapurlarımıza sahip çıkmalarını bekliyoruz. Denizin içinde olmakla denizi izlemek çok farklıdır. Vapurda hiçbir engel olmadan İstanbul silüetini izleyebiliyorsunuz. Bu nedenle vatandaşlarımızı bu keyfi yaşamaya; çaylarını yudumlarken Boğaz havası almaya davet ediyoruz.
“Fiji: Pasifik’te Sanat ve Yaşam” Sergisi Los Angeles Sanat Müzesi’nde Açıldı.
Fiji sanatı üzerine özel ve çeşitli kurumların koleksiyonlarından derlenerek oluşturulan Amerika’daki en geniş kapsamlı sergi, “Fiji: Pasifik’te Sanat ve Yaşam” sergisi, Los Angeles Sanat Müzesi – LACMA’da açıldı.
Fiji sanatı üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük ilk sergi olan “Fiji: Pasifik’te Sanat ve Yaşam” sergisinde yer alan 280 den fazla sanatsal nesne; uluslararası büyük koleksiyonlardan, British Museum‘dan, Cambridge Üniversitesi bünyesindeki Arkeooji ve Antropoloji Müzesi‘nden, Smithsonian Müzesi‘nden ve özel seçkin koleksiyonlardan derlenerek hazırlandı.
Sergide, figüratif yontular, kava törensel kapları, istiridye kabuklarından ve balina dişlerinden yapılmış göğüs zırhları, ağaç kabuğunun soyulması ile elde edilen büyük ölçekli kumaşlar, küçük taşınabilir tapınaklar, silahlar ve Avrupa sanatından suluboyalar ve yağlıboya yapıtlar; ayrıca LACMA’nın Blackburn Koleksiyonu’ndan tarihi fotoğraflar ve Fiji’de geleneksel gereçler ve üretim yöntemleri ile yapılmış olan drua olarak adlandırılan çift gövdeli bir de yelkenli kano bulunuyor.

Constance Gordon Cumming – Fiji Ovalauka Adasındaki Levuka

15 Aralık 2019 tarihinde açılan “Fiji: Pasifik’te Sanat ve Yaşam” başlıklı sergi, 19 Temmuz 2019 tarihine kadar açık kalacak.
(Kaynak: lacma.org, görsel: antiquesandthearts.com)
“Alaşya’dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine” Görsel Sanatlar Yarışması, Bilinen Tarihin Ötesine Uzanan Kıbrıs Türklüğünü Ve Anadolu İle Olan Kültürel – Tarihsel Bağları Konu Alıyor
Yarışma, Alaşya’dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine kadar uzanan süreçte Kıbrıs’ın Türklerle ilgili geçmişini ve Anadolu ile olan derin bağlarını konu alıyor.
Kıbrıs’ta yaşayan Türkleri varlığı 1571 yılında Osmanlı fethine dayandırılmasına karşın Kıbrıs ve Anadolu’nun geçmiş tarihi incelendiğinde Hitit İmparatorluğu döneminde adanın imparatorluk sınırları içerisinde yer aldığı ve isminin “ALAŞYA” olduğu biliniyor. “Alaşya” sözcüğü ise Türk dili kökenli bir sözcük olarak “ülke-ulus-millet-kavim” anlamına geliyor.
“Alaşya’dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” adlı yarışma, bu nedenle; iki ülke arasındaki bağın ne kadar köklü olduğunu somut olarak göstermek ve var olan bağları daha da güçlendirmek, farkındalık yaratarak geniş kitlelere bunu ulaştırabilmeyi amaçlıyor.
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü tarafından düzenlenen yarışmaya; resim, heykel, seramik, baskı resim, el sanatları, artistik tekstil ve tasarım çalışmaları, dijital sanatlar (video sanatı, dijital yerleştirme, vb.) görsel sanatlar alanını içeren, güzel sanatlarla ilgili her hangi bir lisansüstü programında eğitim gören lisansüstü öğrencileri katılabiliyor.
Seçici kurullar tarafından belirlenen başarılı yapıtlar, Kıbrıs Modern Sanat Müzesi ve Kıbrıs Türk Milli Tarih Müzesi gibi önemli müzelerin koleksiyonlarında kalıcı olarak yer alacak.
Yarışmaya son katılım tarihi 20 Nisan 2020
Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
“Özgürlükler Okyanusu – Maceracı Troels Kløvedal ve Nordkaperen Yelkenlisinde Yaşam” Sergisi Danimarka Denizcilik Müzesi’nde
Danimarkalı ünlü yazar ve deniz gezgini Troels Kløvedal’ı anlatan “Özgürlükler Okyanusu – Maceracı Troels Kløvedal ve Nordkaperen Yelkenlisinde Yaşam” adlı sergi Danimarka Denizcilik Müzesi’nde
Troels’in yedi denizde geçen büyüleyici yaşam öyküsünü ve dünyanın farklı kültürlerle karşılaşmasını gözler önüne seren sergide, gezginin kişisel eşyaları, hazine sandıkları ve yaşam felsefesine yer veriliyor. Ayrıca bu sergi için bestelenmiş Özgürlükler İşliği (Frihedens Værksted) adlı yapıtta ziyaretçileri duyusal bir deneyim yaşatıyor.

“Özgürlükler Okyanusu”, sonunda yeniden eve dönüşün olduğu deniz gezilerini, yeni ve farklı insanlara güven ve merak duyarak onlarla tanışmayı, doğaya sevgi duymayı, doğanın gücüne karşı kendini korumayı ve tüm bunları yaparken; sürekli olarak kendini geliştirmeyi ve dünya ile ilgili olarak daha çok bilgi öğrenme çabasını konu alıyor.
Sergi dünyanın ıssız bazı bölgelerine – Bali’den Çin’e ve Paskalya Adaları’na ışık tutarken; aynı zaman da Troels’e gerçekten “ev”de olma duygusunu yaşatan Danimarka’daki Djursland’i de betimliyor.
Danimarka Denizcilik Müzesi ile Aarhus Doğal Tarih Müzesi’nin ortaklığı ile yaşam geçirilen sergi, 16 Ağustos 2020 tarihine kadar Danimarka Denizcilik Müzesi’nde olacak.
(Kaynaklar: mfs.dk, visitnorthsealand.com)
Bir Yük Gemisinde Yaşananları Konu Alan Komedi Türündeki “Müretteb’at Kafası” Adlı Oyun, Müjdat Gezen Tiyatrosu’nda
Yönetmenliğini Mert Şahin’in üstlendiği “Müretteb’at Kafası” adlı oyun, Müjdat Gezen Tiyatrosu’nda sahne alacak.
İstanbul’dan yola çıkarak Tayland’a gitmekte olan bir yük gemisinde yaşanan eğlenceli olayları konu alan oyun, Müjdat Gezen Sanat Merkezi oyuncuları tarafından sahneleniyor.

İstanbul’dan Tayland’a sefer yapan yük gemisinin kaptanı Talat için bu sefer çok önemlidir. Bu seferi sorunsuz olarak tamamlandığında Kaptan Talat, hem maaşına zam alacak hem de şirketteki yerini sağlamlaştıracaktır.
Ancak Kaptan Talat işlerinin yoğunluğu nedeniyle gemiye alınacak yeni mürettebat seçmelerini İkinci Kaptan Şinasi’ye bırakır. Şinasi öyle bir mürettebat oluşturur ki, hepsi kendine has tarzıyla Talat kaptanı çıldırtacaktır.
Oyun, 27.12.2019, 03.01.2020 – 10.01.2020 tarihlerinde Müjdat Gezen Tiyarosu’nda izlenebilir.
Oyunun Künyesi:
Yönetmen: Mert Şahin
Oyuncular:
Talat Kaptan – Mert Şahin
Şinasi Kaptan – Karahan Göksu
Nergis – Furkan Yapıcı
Abaza – Burak Durmaz
Safsalak / Doktor – Tolga Kadim
Amca – Atilla Beşer
Vileyda – Burak Tunçer
Nalan – Tuğçe Melis Demir
Kaçak Adam – Uğur Saraç
Süre: 2 Perde – 120 Dak
Türk: Komedi
(Kaynak: tiyatrolar.com.tr , görsel: askidanevar.com)
Çizer Behiç Ak: “Halkın Deniz Ulaşımından Soğutulması Planlı Olarak Yapıldı ve Deniz Ulaşımı Bilinçli Olarak Geriletildi”.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen “Sürdürülebilir Ulaşım Kongresi” 17-18 Aralık 2019 tarihleri arasında düzenlendi.
Ulaşıma yönelik sorunlar, “Otopark”, “Karayolu Toplu Taşıma Sistemleri” , “Deniz Yolları” “Yaya, Bisiklet ve Trafik Güvenliği” başlıkları altında değerlendirildi.
Şehir Hatları Genel Müdürü Sinem Dedetaş’ın yönettiği “Deniz Yolları” başlıklı oturumda Dr. İsmail Acar, “Deniz Ulaşım Payının Artırılması: Toplu Taşımacılıkta Türler arası Bütünleşme”, Tansel Timur, “Kentiçi Ulaşımda Deniz Ulaşımının Planlanması, İlkeler-Yaklaşımlar”, Doç. Dr. Yalçın Ünsan, “İstanbul’da Geleneksel Deniz Taşımacılığının Deniz Taşıtları Ve İlgili Kıyı Yapıları Açısından Analizi” konularını ele aldılar.
Oturumda Behiç Ak, Olcay Serkan Fidan, M.Cemal Beşkardeş ve Elif İdem panelist olarak katıldı.
Oturum sonrası düzenlenen panelde çizer Behiç Ak, “Kendi vapurlarını üreten, bir okul olan, bir kültür olan Haliç Tersanesinin yerine 1980 sonrasında özelleştirme kültürü ile güvencesiz işçi çalıştırılan Tuzla Tersanesi ön plana çıktı” dedi.
12 Eylül’ün buna olanak sağlaması ile üretim sisteminin bilerek bozulduğunu belirten Ak, “İstanbul’da Haliç Tersanesi’nde yapılan ve hala kullanılabilen vapurlardan bile kurtulmak istediler, bir yerlere verdiler” diyen Ak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu süreçte halkın deniz ulaşımından soğutulması planlı olarak yapıldı ve deniz ulaşımı bilinçli olarak geriletildi. Ucuz olan deniz ulaşımı ile demiryolu ulaşımı bağlantısı kopartılarak bu çevre dostu ulaşım ağları bilinçli olarak geriletildi. Şehirler hizmet ve bankacılık sektörünün merkeziymiş gibi anlatıldı ve üretim dışlandı. Haliç Tersanesi tekrar açılmalı, teknik lise kurulmalı, sendikalı işçi burada vapur üretmelidir.”
(Kaynak: denizhaber.net, http://surdurulebilir.istanbul, görsel: acikradyo.com.tr)
Geleneksel Kanolara Yönelik Belgeleme Çalışması Sonuçlarını Ortaya Koyan “Massim Kanoları” Sergisi , Massim Müzesi ve Kültür Merkezi’nde
Avustralya Ulusal Deniz Müzesi’nin Tarihi Gemiler Kuratörü David Payne tarafından Massim Adalarında kullanılan geleneksel uskundralı kanolara yönelik belgeleme çalışması sonucunda elde edilen verilerin derlenmesiyle Massim Müzesi ve Kültür Merkezi’nde “Massim Kanoları” sergisi açıldı.
Papua Yeni Gine doğusunda Milne körfezinin açıklarında Solomon Denizinde konumlanan Massim Adaları, tecimsel etkinlikler için kullanılan uskundralı rengarenk teknelere ev sahipliği yapıyor.
Bu teknelerin, adalar arasında yapılan tecimde, iletişim amacıyla ve topluluklar arasında -Kula olarak adlandırılan- değerli el işi yapıtların değişiminde oldukça yaşamsal bir işlevi bulunuyor. Bu, denizci yetenekleri yüksek ve zarif kanolar, tekne tasarım ve mühendisliğine yönelik derin bir bilgi birikimini yansıttığı gibi aynı zamanda yerel kültürün biçim özellikleri donatılmış ve sembolik anlamları teknenin gövdesine işleyen ahşap kazıma işçiliğiyle de Massim kültürünün, ruhsal dünyasının ve toplum ilişkilerinin gerçek bir parçasını oluşturuyor.
Bu kanoların geleneksel biçimlerine ve çağdaş uyarlamalarına bağlı kalan Massim kanolarının tasarımcılarının ve üreticilerinin sahip olduğu bilgiyi bu bölgeye 3000 yıl önce yerleşmiş Avustronezyalılara ve 50.000 yıl sonra buraya gelerek yerleşen Papua’lıların geride bıraktıkları üretim bilgisi mirasına dayanıyor.

Avustralya Ulusal Deniz Müzesi‘nin Tarihi Gemiler küratörü David Payne, beraberindeki araştırma takımı ile birlikte Massim adalarında yaşayan topluluk üyeleri ile toplantılar gerçekleştirerek, burada kullanılan kanolar üzerine bir belgeleme çalışması gerçekleştirdi. Bu araştırma gezisinin ardından Avustralya’ya geri dönen David, alan çalışmasında tuttuğu notları ve belirlemiş olduğu kano ölçülerini, kano projelerine dönüştürdü.
Bu büyük ölçekli, bir düzine farklı kano tipi ve özelliklerini gösteren çizimler, bu kanoların yapılarını, seyir ve donanım düzeneklerini ve ahşap yontma işçiliğinin üretim ayrıntılarını ortaya koyuyor.
Sergi, 24 Haziran 2020 tarihine kadar Massim Müzesi ve Kültür Merkezi’nde açık kalacak.
(Kaynak: sea.museum)
Bezdan: Tüm Dünyada Sualtı Arkeolojisinin Kuruluş Yeri Olarak Türk Karasuları Kabul Ediliyor
Sualtı arkeolojisi uzmanı arkeolog Mehmet Bezdan, Türkiye’nin su altı arkeolojisi alanındaki konumuna ve yapılan çalışmalarla ilgili olarak değerlendirmelerde bulundu.
Bezdan, 1960’larda doğan su altı arkeolojisinin kuruluş yeri olarak Türkiye’nin tüm dünyada kabul edildiğini belirterek, “Su altı arkeolojisini Türkiyesiz anlatmak çok da doğru olmaz. Bu tam olarak, Türkiye’nin alanda su altı arkeolojisine ev sahipliği yapması sonucunda neticelenen ve 1960’ta dünyanın ilk bilimsel su altı kazısının bizim karasularımızda gerçekleştiği bir disiplin. Dolayısıyla su altı arkeolojisi eşittir Türkiye diyebiliriz.” dedi

1982 yılında tüm dünyadan önemli bilim insanlarının Türkiye’ye gelerek Avrupa Konseyi çalışmasında su altı arkeolojisi üzerine Bodrum’da eğitim aldığını anımsatan Bezdan, bu eğitimi alanların, ülkelerine döndüklerinde su altı arkeolojisinin öncüsü ya da artık ikinci, üçüncü kuşakları eğiten “hocaların hocası” konumuna geldiğini anlattı.
Bezdan, “Dolayısıyla hem batıklarımız (gemi enkazı) hem batıklarımızın kazılması ve bunların müzelerde sergilenmesi hem de dünyada su altı arkeolojisinin eğitimi anlamındaki en önemli ülkenin Türkiye olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.” dedi.
Sualtı arkeolojisinin Türkiye’deki kültür turizmi içindeki yeri
Dünyanın pek çok noktasında artık kültür turizmi denilen bir olgunun başladığını, pek çok insanın tatil ve seyahat programlarını bunlara göre planladığını belirten Bezdan, su altı arkeolojisinin Türk kültür turizmine de katkı sağladığını şöyle dile getirdi:
“Dolayısıyla bu programlar çerçevesinde harcama yapıyorlar. Bu aşamada tabii ki Türkiye’nin kültür turizminde su altı arkeolojisinin çok önemli bir payı var. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin çok önemli payı var. İstanbul’da da çok önemli iki müzenin varlığını pek çok insan biliyordur. Bir tanesi Rahmi M. Koç Müzesi, diğeri de Beşiktaş’taki Deniz Kuvvetleri’ne ait olan Deniz Müzesi. Her ikisinde de özel eserler var ve ciddi sayıda ziyaretçiye ev sahipliği yapıyorlar. Bu iki müze, kültür turizminin İstanbul’daki önemli noktaları. Aynı zamanda Yenikapı’da kazılan yaklaşık 37 adet batığın gelecek birkaç yıl içerisinde nihayete kavuşacağı müzeyle beraber zannediyorum ki orada çok önemli bir alan oluşturulacak ve İstanbul, dolayısıyla Türkiye için yeni bir turizm noktası eklenecek.”
Sualtı arkeolojisinin sözlü tarihini aktaran bir kitap : “Derinlerdeki Portreler”
Türkiye Su Altı Arkeolojisi Vakfı’nın bir yayını olan “Derinlerdeki Portreler” üç yıl süren çalışma sonucu ortaya çıkan ve dünyanın en önemli müze ve kütüphanelerinde kabul gören bir yapıt. Kitap şu ana kadar ABD Kongre Kütüphanesi, Smithsonian Enstitüsü Kütüphanesi, Princeton, Harvard, Stanford, Columbia, Cornell, Michigan, California Chicago, Sorbonne Üniversiteleri, Boston Public ve Louvre Müzesi Kütüphanesi‘ne kabul edildi.
Su altı arkeolojisinin tarihini 20 önemli söyleşiyle ele alan kitabı Bezdan “su altı arkeolojisinin sözlü tarihidir” sözleriyle betimliyor.
Bezdan, bir Türk arkeolog olarak böyle bir kitabın yazılma zorunluluğunun omuzlarına neden bir sorumluluk yüklediğini şöyle aktarıyor:
“Bu üstümüze düşen bir görevdi çünkü Türk karasularında başlayan, Türk karasularında gelişen, bilimsel temelleri burada atılan ve daha sonra tüm dünyanın buradaki temeller ışığında geliştirdiği su altı arkeolojisinin sözlü tarihini bizim sularımıza ait bir hikaye… Dünyada su altı arkeolojisine emek veren kişileri, bilimsel araştırmasını gerçekleştiren bilim insanlarını, kazıları suyun onlarca metre altında görüntüleyen fotoğrafçıları, buldukları eserlerin suyun altındaki yerlerini bilim insanlarıyla paylaşan süngercileri ki, tarihe ve ülkelerine saygıları sonsuz şekilde bunu gerçekleştirmişler, çalışmalardan çıkan eserleri müzede sergileyen müzecileri ve arkeolojik çalışmaları finansal olarak destekleyen kişileri, maddi ve manevi destekçileri hepsini bir kitapta toplamaya çalıştık.”
(Kaynak: aa.com.tr)
